Showing 6 of 6

Bölüm 6

— Göl Kıyısının Anıları —

Soğuk hava deposundan dışarıya açılan kapının ardında, sisle sarmalanmış dış dünya uzanıyordu. Defalarca yerin daha da derinlerine indikten sonra, bir şekilde yeniden yer yüzeyine çıkmıştı. Eğer bu bir sanrıysa, dünya rüya mantığıyla işliyordu ve böyle bir durum hiç de tuhaf sayılmazdı. Eğer bu gerçeklikse, Silent Hill’deki tuhaf doğaüstü olaylar uzay kanunlarını büküyor olmalıydı. Her iki durumda da James, o cehennemi labirentten kurtulduğu için rahatlamıştı.

Ancak bir başka insanı öldürdüğü gerçeği değişmeden kalmıştı. Eddie’nin gözlerinin önünde can verişini izlemek ve bunun tamamen kendi suçu olduğunu bilmek… Bu anılar hâlâ zihninde asılı duruyordu.

Dışarısı yavaş yavaş aydınlanıyordu. Deponun, muhtemelen gıda taşımacılığı için kullanılan büyük bir iskelenin hemen bitişiğinde, Toluca Gölü’nün kıyısında yer aldığını görebiliyordu. Durduğu yerden Silent Hill Tarih Derneği bile seçilebiliyordu.

James, ayaklarının altında gıcırdayan ahşap tahtaların üzerinde, yüreğinde dayanılmaz bir boşlukla iskele boyunca yürüdü. Küçük bir sandal aldı ve göle doğru açıldı.

“Mary…”

Bu isim, dudaklarının arasından kırılgan bir kış rüzgarı gibi döküldü. Varacağı yer karşı kıyıda hayal meyal seçiliyordu: Lakeview Oteli. Eğer zihnini o mekandaki güzel anılarla doldurabilirse, belki de bu, kalbinde pusuda bekleyen karanlığı boğmaya yetecekti. Kürek çekmeye devam ederken ve gözlerini sisin ardına dikmişken, James ellerinin kürekleri kavrayışındaki o histen bir türlü kurtulamıyordu. O eller kana bulanmıştı. O iğrenç eller bir başkasının yaşamını elinden almıştı.

Gölün yüzeyinde bir şeyler çırpındı. James, görüş açısının kenarından dalgaların altından yukarıya doğru uzanan sayısız solgun eli görebiliyordu. Tekneyi gölün dibine çekmek için fırsat kollayarak botun etrafını sarmışlardı. “Buraya gel, buraya gel,” diye işaret ediyorlardı; James’i uçuruma çekmek için yapılan bir davetti bu. Onları görmemek için delicesine direndi, bakışlarını otelin yükseldiği yöne sımsıkı sabitledi. Otel, onu bu ayartılmanın pençesinden uzaklaştıracak bir deniz feneriydi. James biliyordu ki, eğer bir an bile kafasını başka yöne çevirse, kendini o karanlık suların derinliklerinde boğulurken bulacaktı.

Sis perdesi aralandı ve o ihtişamlı otel yavaşça belirdi. Güzel anıların ışığıyla aydınlanarak, o beyaz manzaranın içinden parıldıyordu. James küreklere daha da asıldı.

Asil bir hanımefendi kadar zarif ve elit atmosferiyle Lakeview Oteli zerre kadar değişmemişti. James, iskeleden taş basamakları tırmanarak bahçeye çıktı. Sisle nemlenmiş, canlı, yemyeşil çimlerin arasına serpiştirilmiş birkaç taş fıskiye uzanıyordu… Tıpkı yıllar önce Mary ve James’in bu bahçede el ele yürüdüğü zamanki gibi. Şimdiyse James giriş kapısına doğru tek başına yürüyordu.

Göğsünün içinde kalbinin kontrolden çıkmışçasına çarptığını hissediyordu. Çok yakında Mary ile yeniden buluşacaktı. Yine de içi belirsizliklerle doluydu. Ya o da burada değilse? Ezici bir hayal kırıklığı yaşama korkusu, daha şimdiden bu anın büyüsünü bozmaya başlıyordu. Bu karmaşık duygularla giriş holüne adımını attı.

James’i karşılayan tek şey, el fenerinin ışığının parıldayan avizeden yansıyan hüzmesi oldu. Holün en uzak, en loş köşelerini bile aradı ama ne çalışanlardan ne de konuklardan bir iz bulabildi. Yoğun bir karanlıktan başka hiçbir şey yoktu. O da ne? El fenerini odanın etrafında gezdirirken bir anlığına James’in gözüne bir şey ilişti. Tekrar baktı. Girişin hemen içindeki duvarda, otelin haritasını gösteren bir tabela asılıydı. Tabelanın üzerinde el yazısıyla yazılmış bir not vardı ve 312 numaralı odanın etrafı çember içine alınmıştı.

“Seni bekliyorum.”

Yazı tanıdık gelse de tam olarak emin olamıyordu. Fakat o narin ve pürüzsüz harfler, Mary’nin tarzının tipik bir özelliğiydi. Bu kesinlikle ondan gelen bir mesaj olmalıydı. James buna canıgönülden inandı. Mary gerçekten hayattaydı! Ve burada onu bekliyordu!

Şimdi düşününce, 312 numaranın ikisinin daha önce birlikte kaldığı oda olduğunu hatırladı. James lobinin arkasına geçti ve merdivenleri hızla tırmanarak üçüncü kata çıktı. Kapı sırası boyunca yürüdü. 310… 311… 312!

İçeri dalma dürtüsüne karşı koyarak James, üstünü başını düzeltmek için bir saniye bekledi. Parmaklarını darmadağın saçlarının arasından geçirdi, kıyafetlerindeki kiri ve tozu silkeledi ve bir mendille ayakkabılarındaki çamuru sildi. Yolculuğun teriyle sırılsıklam olmuş ve yıpranmış ceketi ile pantolonu için yapabileceği pek bir şey yoktu; ama en azından artık Mary’nin karşısına dikildiğinde biraz daha derli toplu görünebilirdi. Sıktığı yumruğuyla, tereddüt içinde kapıyı çaldı.

“Mary? Benim, James.” Rahatsız edici bir sessizlik içinde bekledi. Cevap gelmedi. En kötüsünden korkarak daha sert vurdu. Kapı sıkı sıkıya kapalı kaldı.

“Dışarı çıkmış olmalı,” dedi James, adeta kendini rahatlatmak istercesine. Evet, aynen öyle. Ne de olsa şu an burada olduğumdan haberi bile yoktur, bu yüzden odada tek başına oturup öylece bekleyecek değil ya.

Kendini toparlamak için biraz bekledikten sonra merdivenlerden geri inip lobiye döndü. Belki de resepsiyon masasında adına bırakılmış bir mektup vardı. Giriş kapısındaki haritanın üzerine mesaj yazdıysa, resepsiyona da bir not bırakmış olması fazlasıyla mantıklıydı. Daha önce olduğu gibi, kararmış lobide tek bir canlı ruh bile yoktu. Otel sanki tamamen kapatılmış gibiydi, fakat terk edilmiş bir hali de kesinlikle yoktu. Her yerde yakın zamanda insan faaliyeti olduğuna dair küçük işaretler vardı. Halı tertemizdi. Hiçbir yerde tek bir toz zerresi bile göze çarpmıyordu. Hatta kafenin dışındaki masalardan birinde yarı yarıya boşaltılmış bir fincan kahve duruyordu.

Tahmin ettiği gibi, resepsiyon tezgahında James için bırakılmış bir not vardı.

“Bay James Sunderland, burada unuttuğunuz video kasedi

  1. kattaki ofiste muhafaza edilmektedir.”

Bunun Mary’den gelen bir talimat olabileceğini düşündü… Belki de yıllar önceki kalışları sırasında unuttuğu bir şeydi; aklına başka hiçbir şey gelmiyordu. Resepsiyon masasının diğer tarafında bir ofis olduğu görünüyordu. Zili çaldığında kimse gelmediği için kendi başına aramak zorundaydı. Kasedi bir masanın üzerinde dururken buldu. Fırsatı varken, Mary’nin dönüşünü odada beklemeyi planlayarak anahtar kutusundan 312 numaralı odanın anahtarını da ödünç aldı.

Tam merdivenlere doğru yönelirken James, koridorda yankılanan zayıf bir melodi duyduğunu sandı. Ses, lobinin diğer tarafındaki restorandan geliyor gibiydi.

“Piyano mu?” Dikkatle kulak kabarttı. Çalan kişi oldukça yeteneksiz olsa da bu kesinlikle bir piyano sesiydi. James kalbinde ani bir acı hissetti. Çok iyi çalamasa da Mary piyano çalmayı çok severdi. Şu an çalan kişi Mary olabilir miydi? Kalbi hızla çarparak restorana daldı; ancak içeride bulduğu tek şey, bir sandalyeye tünemiş, neşeyle tuşlara basıp duran küçük bir kız çocuğuydu.

Bu Laura’ydı. James’i fark eden Laura, yüzünde memnun bir gülümsemeyle piyanodan başını kaldırdı.

“Kızdın mı yoksa? Mary sandın beni, değil mi?”

“E-evet…”

James’in kafası karışmıştı. Mary olmadığı için hayal kırıklığına uğramış olsa da bu beklenmedik gelişme karşısında nasıl tepki vereceğini bilemiyordu.

Laura sandalyeden aşağı atladı ve James’in yanında durdu.

“Sen de Mary’yi görmeye mi geldin?”

“Sen bu yüzden mi buradasın, Laura?”

“Nerede o? Biliyor musun?”

James şaşkın bir ifadeyle donakaldı. Ona Mary’nin nerede olduğunu mu soruyordu? En başından beri Laura’nın peşinden koşmasının sebebi zaten bu değil miydi?

“Dur bir dakika, yani sen de mi nerede olduğunu bilmiyorsun?!”

Laura başını iki yana salladı.

“I-ıh. Tek bildiğim bu kasabada bir yerlerde olması gerektiği. Ama şimdiden çok yoruldum. Bacaklarım kaskatı kesildi ve sanki sonsuz defadır etrafa bakıyormuşum gibi hissediyorum.”

“Bu kasabada olduğunu sana düşündüren ne?”

“Çünkü mektubunda öyle yazmıştı.”

“Ne mektubu?”

“Mary’den aldığım mektup. Görmek ister misin?”

“Elbette isterim! Lütfen okumama izin ver!”

“Hmm, ne yapsam acaba?”, dedi Laura kıkırdayarak.

“Sana yalvarıyorum, lütfen görmeme izin ver!”

Bir yetişkinin bu kadar acizce yalvardığını görerek şaşıran Laura, sonunda pes etti. Ne kadar yaramaz olursa olsun, nerede durması gerektiğini bilirdi. Şakalar ve oyunlar eğlenceliydi ama bir yetişkini ciddi anlamda delirtecek raddeye getirmeye cesaret edemezdi. Eteğinin cebinden mektubu çıkardı. Üzerinde “Laura’ya” yazan kar beyazı bir zarfın içindeydi.

“Okuyabilirsin ama sakın Rachel’a söyleme, tamam mı?”

“Rachel kim?”

“Hemşiremiz. Mektubu onun dolabından aldım.”

“…Demek Mary ile aynı hastanedeydin…” James mektup kağıdını açtı.

-Sevgili Laura’cığım, Ben gittikten sonra sana vermesi için bu mektubu Rachel’a bırakıyorum.

Şimdi çok uzaklardayım.

Sakin, çok güzel bir yerde.

Lütfen gitmeden önce sana veda edemediğim için beni bağışla.

Kendine iyi bak Laura. Rahibelere karşı çok hırçın olma.

Ve Laura, James hakkında… Bana karşı iyi davranmadığını düşündüğün için ondan nefret ettiğini biliyorum ama lütfen ona bir şans ver.

Bazen biraz huysuz olabildiği ve pek gülmediği doğru ama özünde gerçekten çok tatlı bir insandır.

Laura… Seni kendi öz kızım gibi seviyorum. Eğer her şey daha farklı gelişseydi, seni evlat edinmeyi çok istiyordum.

8. yaş günün kutlu olsun Laura.

Sonsuza dek dostun…

Mary –

Mektubu okumayı bitiren James, Laura’ya sordu:

“…Şimdi on bir yaşındasın, değil mi?” Bu mektubun üç yıl öncesine ait olduğunu varsayarsak, yapılabilecek tek mantıklı hesaplama buydu.

Laura kaşlarını çatarak cevap verdi.

“Ne kadar kaba, bana yaşlı bir kadınmışım gibi davranıyorsun! Daha geçen hafta sekiz yaşıma bastım!”

“Sadece bir soruydu. Kusura bakma.” Demek ki Mary gerçekten hayattaydı… Ya da en azından, geçen haftaya kadar hayattaydı. Bu düşünce, gözlerinin sıcak gözyaşlarıyla sızlamasına neden oldu.

“Ama… Bu mektupta Silent Hill hakkında hiçbir şey söylemiyor…”

“Gerçekten hiç mi anlamıyorsun?”

Laura, beceriksiz bir öğrenciyi azarlayan bir öğretmen gibi konuştu.

“‘Sakin, çok güzel bir yerde’ olduğunu söylüyor, değil mi? Mary sürekli Silent Hill hakkında konuşurdu. Bana bir sürü fotoğraf bile göstermişti. Her zaman buraya geri dönmek istediğini söylerdi, bu yüzden kesinlikle burada olmalı!”

Çocukça bir mantıktı. Bu da çok doğaldı. Yaşına göre olgun görünse de, özünde hâlâ sadece bir çocuktu. Bir yetişkin için ‘sakin, çok güzel bir yer’ ifadesi çok daha farklı bir anlama geliyordu.

“Bir mektubum daha var. Onu görseydin anlardın…”

“Bir tane daha mı var? Nerede o?”

“Ha?” Laura cebini kurcalarken kaşlarını çattı.

“…Düşürmüş olmalıyım.”

“Laura?” Yine başka bir oyun oynamaya mı çalışıyordu?

“Nereye gitti ya!?”

James daha hiçbir şey söyleyemeden Laura, restorandan dışarı fırladı ve onu kendi adına yazılmış mektup ile baş başa bıraktı. James aceleyle peşinden koşmaya çalıştı ama küçük kız koridoru dolduran karanlığın içinde çoktan kaybolmuştu.

Sakin, çok güzel bir yer. Mary’nin olacağını söylediği yer burasıydı. Dürüst olmak gerekirse, bu cennetten başka bir anlama gelemezdi. Laura daha geçen hafta sekiz yaşına basmıştı. Ama bu imkansızdı. Mary’nin üç yıl önce öldüğü söyleniyordu, fakat eğer Laura’nın dedikleri doğruysa, o zaman hâlâ hayatta olmalıydı. Hiçbir şey mantığa sığmıyordu. Mary’nin çoktan… İşe yaramaz!

Anlam verilemeyecek kadar kafa karıştırıcıydı. James, çaresizliği ayaklarına kurşun gibi dolanmışçasına ağır adımlarla 312 numaralı odaya geri döndü. Mary’nin ölümünü kabul etmeyi reddediyordu. Eğer üç yıl önce ölmediyse, neden şu anda hayatta ve sapasağlam olmasındı? Ama eğer öyle değilse, tüm bu çabası boşa gitmiş olacaktı. Böyle bitmiş olamaz! James bu kasvetli düşünceleri kafasından atmak istercesine başını salladı.

Otel haritasındaki mesaj Mary’nin el yazısıyla yazılmıştı. Buraya gelmişti işte. Hastanede ölmemişti. İyileşmiş ve taburcu olmuştu. Bu, Laura’nın söyledikleriyle de mükemmel bir şekilde uyuşuyordu! Ceketinin cebindeki video kasedini hatırladı. Yıllar öncesine ait anıları barındıran, unuttuğu o kasedi. Belki de içinde bundan daha fazlası vardı… Belki de Mary’den gelen başka bir mesajı taşıyordu…

Belki de Silent Hill’i şu anki haline getiren o olaydan sonra, tüm otel personeli ve konuklar tahliye edilmek zorunda kalmıştı. Kasabadan aceleyle ayrılırken Mary, kasedi arkasında bırakmak zorunda kalmış olabilirdi. James’e sığındıkları yeri bildirmek amacıyla kasedin üzerine yeni bir kayıt yapmış olabilirdi. Bu makul bir ihtimaldi. Kesinlikle sebebi bu olmalı, diye düşündü James ve adımları bir nebze olsun hafifledi.

Ancak hâlâ yerine oturmayan bir parça vardı: Laura. Eğer Silent Hill’deki tüm bu tuhaf doğaüstü olaylar gerçekse, Laura kadar küçük bir çocuk canavarlarla kaynayan bu sokaklarda nasıl tek bir kaygısı bile olmadan öylece dolaşabiliyordu? 312 numaralı odaya varan James, anahtarı kapıya soktu. Hangisi doğru olursa olsun, kasedi izlemeden bunu asla bilemeyecekti. En azından soruların bazı cevapları bu kasedin içinde olmalıydı.

312 numaralı Oda, lüks ve çift kişilik bir misafir odasıydı. Bir süit kadar gösterişli olmasa da James’in maaşıyla neredeyse bütçelerini aşacak bir yerdi. Otelin geri kalanındaki loş koridorların aksine, 312 numara, sisin arasından süzülüp güneye bakan pencerelerden içeri dolan yumuşak bir ışıkla parlak bir şekilde aydınlanmıştı. Mary ile buradayken bu oda göz kamaştırıcı bir güneş ışığıyla taşar, pencerenin hemen dışından Toluca Gölü’nün parıldayan yüzeyi görünürdü. Tüm oda sanki bir rüyaya aitmiş gibi hissettirirdi. Şimdiyse o soluk ışık, odayı sessiz ve hüzünlü kılıyordu.

Televizyon pencerelerin yanındaki duvarda duruyordu ve tam karşısında bir koltuk vardı. James video kasedini VCR’a (video oynatıcıya) yerleştirdi ve koltuğa oturdu. Cızırdayan yoğun bir parazit dalgalanmasının ardından, video oynamaya başladı. Ekranda Mary’nin görüntüsü belirdi.

“Hâlâ çekiyor musun? Hadi ama…” dedi Mary, 312 numaralı odanın pencerelerinden birinin önüne doğru yürürken. Yüzü neşeli bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Yakındaki bir sandalyeye oturup pencereden dışarıyı seyretti.

“Neden bilmiyorum ama burayı çok seviyorum. Çok sessiz ve huzurlu.” Kameraya bakmak için döndü. “Eczanede ne duydum biliyor musun? Bu bölgenin tamamının eskiden kutsal bir yer olduğunu söylediler. Sanırım nedenini anlayabiliyorum.” İfadesi duygusallaştı. “Bu kadar çabuk ayrılmak zorunda olmamız ne kötü…” Yeniden ayağa kalktı.

“Lütfen beni bir gün buraya tekrar getireceğine söz ver, James…” Konuşurken, Mary şiddetli bir öksürük krizine girdi. Aniden kamera karmaşaya sürüklendi; görüntü tamamen gidene kadar sallandı ve bulandı.

Gözleri hâlâ televizyon ekranına kilitli olan James, hıçkıra hıçkıra ağladığını fark etti. Bunlar, çok özlediği karısının bir görüntüsünü görmenin verdiği minnet gözyaşları değildi. Teselli ya da mutluluk gözyaşları değildi. Bu gözyaşı seli, yaralı bir kalpten sızan kan gibiydi. Korkunç anılardan oluşan kapkara bir tufanı dışarı akıtan açık bir yaradan geliyordu. Ekrandaki görüntüler, zihnindeki görüntülerle üst üste binmeye başladı.

Burası onların eviydi.

James ve Mary’nin aşk yuvası.

Pencere perdeleri kapalı.

Oda karanlık.

Mary yataklarında yatıyor.

Acı içinde öksürüyor.

James, Mary’ye dik dik bakıyor.

Başucunda dikiliyor.

Titreyen elleriyle yastığı kavrayıp ona doğru uzanıyor.

Mary’nin nefesi kesiliyor.

Geriye kalan kadının boğazından zar zor çıkan boğuk bir ses.

O ıstırap dolu öksürükleri sonunda duruyor.

Duyulan tek ses, kadının bastırılmış çığlıkları.

Zayıf, narin bedeni hareketsizleşiyor.

Ve James, karısının cansız bedenini kollarında taşıyor!

Koltuğun derinliklerine gömülen James, acınası bir inilti koyuverdi. Gerçek, katlanılamayacak kadar ağırdı. Her şeyi hatırlıyordu. Arkasındaki kapının açılma sesini duymadı.

“James?”

Kederin derinliklerine öylesine gömülmüştü ki, kendisine sesleneni duyamayacak kadar sağırdı.

Laura odaya girdi. Neşeli bir sesle konuştu:

“James, buradaymışsın! Restoranda olmayınca her yerde seni aramak zorunda kaldım!”

Yanında durmak üzere yanına yürüdü, fakat adamın yüzüne baktığında ifadesi şaşkınlığa dönüştü.

“James, neden ağlıyorsun? Mary’yi bulamadın mı?”

“Laura… Mary burada değil,” dedi James, kısık bir sesle kelimeleri zorlukla dışarı çıkararak.

“…Mary artık bu dünyada hiçbir yerde değil.”

“Ne?”

“O öldü.”

“Hayır… Yalan söylüyorsun!”

“Gerçekten…”

“Öldü mü… Hasta olduğu için mi?” diye fısıldadı Laura, şoke olmuş yüzünden aşağı gözyaşları süzülürken.

James koltuğundan kalktı, tek dizinin üzerine çökerek Laura’nın gözlerinin içine baktı.

“Hayır. Öldü, çünkü… Onu ben öldürdüm.”

Laura bir anlığına inanmayan gözlerle James’e bakakaldı. Hiçbir uyarı olmaksızın, elini geriye doğru savurdu ve adamın yüzüne bir tokat patlattı. James onu durdurmak için en ufak bir hareket bile yapmadı.

“Aptal! Neden böyle bir şey yaptın?! Seni katil! Onu geri ver! Mary’yi bana geri ver! Biliyordum zaten! Onu hiç umursamıyordun! Senden nefret ediyorum James! Senden nefret ediyorum! Senden nefret ediyorum!”

Söylediği her kelimeye bir yumruk ekliyor, yumruklarının gücü her darbede daha da artıyordu. Küçük, bitkin bir sesle konuştu:

“Mary… Her zaman seni bekliyordu…”

Bağırmaktan dermanı kalmayınca, kendini hıçkırıklara boğularak yere bıraktı.

James kollarını yavaşça onun etrafına doladı.

“Çok üzgünüm… Ben… Mary… O…”

“Bırak beni!”

Laura kendini adamın kucağından çekip kurtardı. Açık kapıya doğru koştu, gözlerinde yaşlar ve nefretle James’e son bir kez dik dik baktı ve kapıyı arkasından çarparak dışarı fırladı.

“Laura… Üzgünüm…” diye mırıldandı kendi kendine boş odada. En azından, küçük kız tam olarak anlamayacak olsa bile ona gerçeği söyleme fırsatı bulduğu için minnettardı. O henüz bir çocuktu. Bu, tek seferde omuzlaması için çok fazla bir acıydı.

Cebindeki radyodan bir gürültü yükselmeye başladı, fakat bu bir canavarın yaklaştığını haber veren o parazit sesi değildi.

“…Vurucu sopasını sallıyor. İkinci kaledeki koşucu üçüncü kaleye doğru hamle yapıyor… …Nüfus sayım bürosu tarafından yayınlanan rapora göre, bu yılın ilk yarısında… …şimdiye kadarki en yumuşak cilt. Memnun kalacağınızı garanti ediyoruz…”

Birbirine karışmış seslerden oluşan kaotik bir fırtınaydı bu: Bir beyzbol yayını, bir haber istasyonu ve bir reklam, hepsi üst üste biniyordu. Sonunda tek bir ses, bir kadının sesi, bu kargaşanın arasından sıyrılıp öne çıktı.

“James, neredesin? Bekliyorum. Her zaman bekliyor olacağım. Neden beni görmeye gelmiyorsun? Benden nefret mi ediyorsun? Benimle buluşmak istememenin sebebi bu mu? James… James? Lütfen acele et. Kayboldun mu yoksa? Tam buradayım. Çok yakındayım. Hey, James, seni tekrar görmek istiyorum. Beni duyabiliyor musun? James? Hey, James… James… James…”

“Bu ses…” James, sessiz bir şaşkınlık içinde radyoya bakakaldı. Onu çok net bir şekilde duyabiliyordu. Bu onun sesiydi.

“Merak ediyorum… Hâlâ peşimdeler mi? Bunca zamandan sonra bile mi…” diye düşündü Angela, otelin kararmış koridorlarında amaçsızca dolaşırken. O iğrenç yaratıklar —erkeklerin o kirli arzularını cisimleştirmiş gibi görünen o çirkin silüetler— tarafından sürekli kovalanıyordu. Onu yere fırlatıyor ve her türlü ahlaksızlığı yapmaya yelteniyorlardı…

Bu şeyleri düşünmek bile tüylerini diken diken etmeye yetiyordu. Ama… Angela’yı asıl korkutanlar, ta memleketinden beri peşini bırakmayanlardı. Kesinlikle aranan bir suçluydu. Polis şu anda her yerde onu arıyor olmalıydı. Yakalanmasının hiçbir yolu yoktu… Onları öldürdüğü için nasıl suçlanabilirdi ki? Tam olarak hak ettiklerini bulmuşlardı.

Annem bana hiç yardım etmedi. Bilmiyor olamazdı. Kendi kızına ne olduğunu nasıl bilmezdi? Eğer biliyorduysa bile bilmezden geldi. Ben sadece yapmam gerekeni yaptım! Meşru müdafaaydı! Artık dayanamıyordum! Tanrı beni affedecek. Ben cehenneme gitmeyeceğim — onlar gidecek. Sonsuza dek yanmaları umurumda bile değil!

Babasının ve abisinin alevler içinde kalışını, acıyla çığlık atışlarını, asla bağışlanmayacakları bir affetme için yalvarışlarını hayal etti… Angela gülümsedi. Hafif gülüşü karanlıkta yankılandı.

James sonunda 312 numaralı odadan ayrılmaya karar verdi, ancak kapının ardında onu bekleyen dünya tamamen değişmişti. Bir zamanların o ihtişamlı oteli şimdi darmadağın oluyordu. Duvarlardaki sıvalar çatlamış ve dökülmüştü; yerleri ince bir toz tabakası kaplamış, tavan ise neredeyse örümcek ağlarından örülmüş ince bir ağın arkasında gizlenmişti. Kirli pencerelerden hayal meyal seçebildiği arka bahçe bile bakımsız kalmış ve yaban otlarıyla dolmuştu. Otel odasında sadece kısa bir süre kalmıştı oysa…

James merdivenlerden indi ve ikinci katın koridorunda yürüdü. Koridorun arkasından hantalca yaklaşan iri bir karaltı fark etti. İlk başta bunun dört bacaklı bir tür hayvan olabileceğini düşündü, ancak yaklaştıkça bunun, labirentte Angela’ya saldıran yaratıkla aynı türden bir şey olduğunu gördü. Lakeview Oteli’ne vardığından beri ilk kez bir canavarla karşılaşıyordu. Yolunu kesen bu iğrenç yaratığın görüntüsü James’in öfkesini körükledi. Aptal parazit! Şu an seninle uğraşacak vaktim yok! Eğer bir önceki gibiyse, bu şeyi öldürmek kolay olmalıydı. Onu asıl endişelendiren şey cephane miktarıydı. Cebinde hâlâ bolca mermi olsa da, şu ana kadar yaptığı gibi rastgele ateş ederek onları boşa harcayamazdı. Keşke onu tek bir atışla indirebilseydi…

James’in zihninde hızla bir plan şekillendi. Canavara bir kez ateş edecekti. Şansı yaver gider de ölürse, endişelenecek bir şey kalmazdı. Eğer yaratık yaşarsa, muhtemelen hasar görmüş ve etrafından dolanıp kaçabileceği kadar zayıflamış olacaktı. Yatağa yapışmış gibi duran o çirkin canavar daha da yakına emekledi. James tek dizinin üzerine çöktü ve tüfeğiyle dikkatlice nişan aldı. Yetersiz ışığa güvenerek, yaratığın kafası olduğunu umduğu yere nişan aldı ve tetiği çekti. Mermi etini parçalayıp geçerken yaratık sarsıldı ve korkunç bir çığlık koyuverdi…

Canavarın bacakları altına katlandı ve zemine yığıldı. Ancak hâlâ seğiriyor ve hareket ediyordu. James onun etrafından dolanıp koşmaya başlamak üzereydi ki aniden canavarın ön kolunun ayak bileğine kenetlendiğini hissetti. Soğuk, yapış yapış elin o iğrenç temasıyla omurgasından yukarı dehşet verici bir ürperti yayıldı. Öfkesi ve çaresizliği kaynama noktasına ulaştı ve James boşta kalan bacağıyla yaratığın kafasını vahşice tekmelemeye başladı.

“Çek git… başımdan… bırak beni!”

Tüfeği ters çevirerek dipçiğini canavarın koluna tekrar ve tekrar vurdu. Sonunda pençeleri gevşedi ve tutuşunu kaybetti. Bedeni, havası inen bir balon gibi sönümlenirken kısık bir inilti çıkardı. Bu kez gerçekten ölmüştü.

James, kanlı tüfeğe hâlâ sımsıkı sarılmış halde yere çöktü. Kesik kesik nefes alıyordu ve kalbi göğsünün içinde küt küt atıyordu. Canavarın onu yakaladığı o an… Kesinlikle öleceğini düşünmüştü. Birkaç dakika geçtikten sonra, titreyen bacaklarının üzerinde kendini doğrulmaya zorladı ve hızla ileriye doğru atıldı.

O ses… Radyodan gelen o ses… “Tam buradaydı!”

Halâ kalbinde yankılanan o ses. Hayattaydı. Bu otelde bir yerlerdeydi.

“…Mary…”

“Mary… ölecek mi? Şaka yapıyorsunuz… değil mi?”

“Çok üzgünüm.”

“Ama siz bir doktorsunuz, öyle değil mi? İnsanlara yardım etmeniz gerekiyor! Yapabileceğiniz hiçbir şey yok mu?!”

“Lütfen sakin olun. Bir hekim olarak elimden gelen her şeyi yapacağıma söz veriyorum. Ancak hastalığı için etkili bir tedavi henüz keşfedilmiş değil.”

“…Ne kadar vakti kaldı?”

“Kesin bir şey söylemek zor. Altı ay kadar kısa bir süre de olabilir, bundan üç yıl sonrası da. Bunu bilmemizin hiçbir yolu yok…”

Çürüyen koridorlarda amaçsızca yürürken, çok uzun zaman önceki o konuşma James’in zihninde yeniden su yüzüne çıktı. Çaresizliğe mahkûm edildiği o andı; mutlu hayatının sonuydu. Gerçekten de sanki sevgili Mary’sinden önce kendisi ölmüş gibiydi… Geriye sadece ruhunun kabuğu kalmış, kalbi hiç bitmeyen bir acıdan başka hiçbir şey hissetmeyen, yaşayan bir ölüme hapsedilmişti. Karısının yavaş yavaş eriyip gidişini izlemek zorunda kaldığı her gün bu durum daha da kötüleşti. Çaresizliği, soğuk bir öfke kütlesine dönüşene dek dondurucu bir fırtına gibi kendi etrafında döndü…

James’in Mary’yi arayışı, onu tüm otel odalarını tek tek kontrol etmeye itti. Terk edilmiş her odaya girdi ve yukarıdan aşağıya her yeri inceledi; banyolara, dolapların içlerine ve hatta yatakların altına baktı. Otelin ne kadar derinlerine ilerlediyse, etrafı da o kadar harap bir hal aldı. Bu, yozlaşmış bir zihnin derinliklerine daha da batmak gibiydi. Koridorları aydınlatan lambalar sönmeye başladıkça karanlık daha da yoğunlaştı. Hava o kadar ağırdı ki nefes almak güçleşiyordu. Sanki atmosfer katılaşarak bir barikata dönüşmüş, James’in daha fazla ilerlemesine engel olmaya çalışıyordu.

Çok daha endişe verici olanı ise canavarların sayısının gitgide artması ve pusuda beklemeleriydi. Hırıltılı çığlıkları saklandıkları yerlerden yankılanıyor ve korkunç bir koro halinde birbirlerine karışıyordu. Otelin tamamı deliliğin rengine bürünmüştü.

Batı kanadındaki tüm odaları kontrol etmeyi bitirdikten sonra, bir şekilde doğu kanadına sapmış olduğunu görmek için koridora geri döndü… Odaların bu şekilde tuhafça yer değiştirmesi yeni bir şey değildi. Ancak bu sıra dışı durum dikkatini yalnızca bir anlığına çekebildi, çünkü daha da tuhaf bir şey gerçekleşti ve James kendini bodrum katı gibi görünen bir yerde buldu. Koridor, bel hizasına gelen çamurlu bir suyla kaplıydı. Sular altındaki bu labirentten kaçmak isteyen James, geniş bir bara girdi, barın mutfağından geçti ve ardından otelin arka kapısına çıkan bir koridora ulaştı.

Yaptığı hesaplamalara göre, geldiği yönün tam aksi istikametine gidiyor olmalıydı. Kazan dairesi ve depodan geçerek devam ederse, doğu kanadının zemin katına yeniden tırmanabilirdi. Son kapıyı açtığında James, tam da beklediği gibi bir merdiven boşluğu gördü. Ancak önündeki bu manzarada yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Bodrum katının geri kalanının aksine, etrafta tek bir su damlası bile yoktu. Sadece kuru olmakla kalmıyor, hava da aniden kavurucu bir sıcaklığa bürünüyordu. Etraf, el fenerini tamamen işlevsiz kılacak kadar parlaktı; James sanki dışarıda, öğle güneşinin altındaymış gibiydi. Sahanlığa doğru bir adım atıp merdivenlerden yukarı baktı.

Bu bir yangındı. Kızıl alev dilleri duvarları ve tavanı yalıyor, basamaklardan aşağıya doğru yavaşça yayılıyordu. Duvara çivilenmiş iki cesedin silüetini seçebiliyordu; orta yaşlı bir adam ve daha genç bir adam. Alevlerin ortasında asılı durmalarına rağmen, tenlerinde tek bir yanık izi bile yoktu. Hatta ikisi de hâlâ hayattaymış gibi görünüyordu. Bu manzara, cehennem ateşlerinde işkence gören günahkarların tasvirini akla getiriyordu.

Ucu bucağı görünmeyen o uzun merdivenlerden, adeta gökyüzünden inen bir elçi gibi bir insan yavaşça aşağıya iniyordu. Ancak o kişi kapkara uçurumdan sıyrılıp ortaya çıktığında, sanki dünya tersine dönmüş gibi hissettirdi. Bu Angela’ydı. Alevlerin körüklediği esinti, saçlarını neredeyse mistik bir şekilde etrafında uçuruyordu. Parlak bir şekilde aydınlanmış yüzü heyecanla doluydu ama aynı zamanda kederle de gölgelenmişti.

“Anne… Sonunda seni buldum. Geriye sadece sen kaldın… Belki artık ben de mutlu olabilirim…” dedi Angela, James’e doğru yaklaşırken.

James gayriihtiyari, temkinli bir adımla geriye çekildi.

“Neden kaçıyorsun?” Nazik ama açıkça rahatsız edici bir gülümsemeyle Angela elini uzattı ve James’in yanağına dokundu. Aniden donakaldı.

“Sen annem değilsin…” Ellerini hızla geri çekti ve sanki ondan korkuyormuş gibi birkaç adım geriye kaçtı.

“James… Sensin…” Yüzünde bir mahcubiyet belirdi, fakat ses tonu hayal kırıklığı ve tiksintiyle doluydu.

“Sanırım anneni henüz bulamadın, değil mi?” diye sordu James. Alev alev yanan bir yangının ortasında dikilirken böyle sıradan bir sohbet etmek inanılmaz derecede tuhaf hissettiriyordu ama James bunu dert etmedi. Bu yangının çok ani patlak vermesi, alevlerin bu odanın ötesine yayılmaması, ne kendisinin ne de Angela’nın yanması… Tüm bu durumun ne kadar doğallıktan uzak olduğunu fark etmeye başlıyordu. Bu, zihnindekilerin başka bir yansımasından ibaretti… Gerçeklik maskesi takmış canlı bir illüzyon… Angela’nın sanrısıydı.

Angela, yüzü kapkara bir hal alarak cevap verdi. Adeta sadece kendi kendine konuşuyormuş gibi, kalbinde birikmiş tüm nefreti dışarı dökmeye başladı. “Anne… Biliyordun, değil mi? Babamla abimin her gece bana neler yaptığını… Ama yine de hiçbir şey fark etmemiş gibi davrandın…” Angela’nın çektiği acının boyutunu nihayet anlamaya başlayan James, sessizce dinlemeye devam etti.

“Bu yüzden ben de… Annemi aramak için gittim… Babamı terk edip evden kaçtıktan sonra…” Angela’nın yüzünden aşağı gözyaşları süzülmeye başladı. Bunlar bir anneye duyulan özlemin gözyaşları değildi. Hayal kırıklığının getirdiği acı gözyaşlarıydı. Yapayalnız bırakılmış ve uğradığı tüm o kötü muameleler için sadece intikam arzusu duyan birinin gözyaşlarıydı.

Hıçkıra hıçkıra ağlarken gülerek, “Babamla abimin icabına çoktan baktım bile!” diye ilan etti. “O bıçakla… İkisinin de icabına baktım.” Woodside Apartmanı’ndaki aynalı odada arkasında bıraktığı o bıçaktan bahsediyordu. Suçunu işlemek için kullandığı silah buydu.

“Angela… Bence onları affetmen gerekiyor. Sadece onları değil, kendini de.”

“Seni ikiyüzlü! Nasıl olur da böyle bir şey söylemeye cüret edersin!” Angela, James’e öyle bir dik dik baktı ki alevler daha da şiddetlenir gibi oldu. “Ya sen? Sen beni affedecek misin? Beni kurtaracak mısın? Beni sonsuza dek koruyacak mısın? Beni sevdiğini söyleyecek misin?”

James buna cevap verecek gücü kendinde bulamadı. Onun bu sessizliği, sert bir sözlü saldırıyla daha karşılık buldu.

“Gördün mü? Biliyordum zaten… Sen de günahları yüzünden çürümek için bu kasabaya sürüklenmiş diğer insanlardan birisin işte. Bir de karşıma geçmiş bana “affetmekten” mi bahsediyorsun? Güldürme beni…” Angela arkasını döndü ve merdivenleri tırmanmaya başladı. Aniden bir şey hatırlamış gibi durdu. Omzunun üzerinden geriye bakarak konuştu.

“Bıçağımı geri istiyorum.”

James, sadece bakarak kadının gerçek niyetini çözebilirmiş gibi Angela’ya dik dik baktı. Başını iki yana salladı.

“Yapamam… Bunu yapamam. Bende değil.”

Angela, gözleri şüpheyle dolu bir halde onun bakışlarına karşılık verdi.

“Hmph… Kendine saklamadığına emin misin?”

“Hayır… Ben asla… Kendimi öldürmek istemem…”

Bu cevap üzerine Angela derin bir iç çekti. James, Angela’nın düşüncelerini okumayı ummuştu ama görünüşe göre kadın onun içini okumuştu. James’in kendisinin bile henüz farkında olmadığı bir şeyi görmüştü.

Angela, arkasında bıraktığı hafif gülüşü yankılanırken uzaklaştı. Kendi mezarını bulmaya gidiyordu. Alevler büyüdü ve kontrolden çıkarak hiddetlendi; dayanılmaz sıcaklık James’i sular altındaki o koridora geri dönmeye zorladı. James hem o hırçın cehennemden hem de Angela’nın ağır sözlerinden kaçarak uzaklaştı.

Yangın merdiveninin kapısını temkinli bir şekilde aralayan James, alevlerin tamamen yok olduğunu gördü. Etrafta yangından kalma en ufak bir hasar izi bile yoktu, o işkence gören iki adam bile ortadan kaybolmuştu. Bu, her şeyin yalnızca bir illüzyondan ibaret olduğunu ele veren nihai kanıttı. Ama o zaman… Otelin bu harap, ıssız görünümü de mi bir illüzyondu? Boş bir sanrıdan başka bir şey değil miydi?

James enkazla dolu merdivenleri tırmanarak doğu binasının birinci katına ulaştı. Kıvrıla kıvrıla uzayan koridor boyunca sıralanan tüm kapılar kilitliydi. Geriye tek bir seçenek kalıyordu: Bir çıkmaza toslayana kadar yürümeye devam etmek…

Koridorun sonunda, yeni bir koridora açılan üstü açık bir kapı vardı; tek fark, bu yeni koridorun yerlerinin ve duvarlarının tamamen tel örgülerden yapılmış olmasıydı. Tabanın alt tarafında, çok sayıda canavar dur durak bilmeden emekleyip duruyordu. Artık korku hissedemeyecek kadar boşalmış bir kalple James, bodrumdaki depodan topladığı mermileri tüketene kadar canavarları tek tek vurarak koridorda sakince ilerledi.

Koridorun bitiminde bir başka oda daha yer alıyordu. James, havadaki doğallıktan uzak bir ağırlığı hissederek kapının önünde durdu. Metal kapının diğer tarafından güçlü bir direnç yükseliyor gibiydi. Sanki odanın kendisi içeri girilmesini istemiyordu.

“Burası… son durak…” diye fısıldadı James ve ağır, gıcırtılı bir sesle gönülsüzce açılan kapıyı itti.

Birinci kat lobisi gözlerinin önüne serildi. Ancak bu kez, o bildik manzaradan eser yoktu. Kanepeler, masalar, kafe, hatta resepsiyon masası bile yok olmuştu. Aşırı büyük bir hapishane hücresi gibi bomboş ve çıplaktı. Lobiden geriye kalan tek şey, ikinci kata doğru uzanan büyük, görkemli merdivendi.

Merdivenin en tepesinde James bir kadın gördü. Kadın ters dönmüş gibi, daha doğrusu baş aşağı asılmış gibi duruyordu. Sanki çarmıha gerilmek üzereymiş gibi bir hali vardı. Yanında ise celladı dikiliyordu; elinde kendisi kadar büyük bir mızrak tutan devasa bir adam. Piramit Kafa. James, tamamen çaresiz bir duygu eşliğinde orada bir değil, tam iki canavar olduğunu fark etti; sahanlığın iki zıt ucunda, gaddarca dikiliyorlardı.

“James!” diye haykırdı kadın, dehşet içindeki çaresiz bir sesle. Bu Maria’ydı; daha önce iki kez son bulmuş olması gereken hayatı için yalvarıyor, yardım istiyordu.

Yapabileceği hiçbir şey yoktu. James başını yavaşça iki yana sallayarak, kederin ağırlığı altında ezilen bir sesle konuştu:

“Durun… sadece… kesin artık. Bu sonu gelmez işkenceyi bitirin…”

En nihayetinde, artık anlamıştı. Bu gariplikler ne kaotikti ne de tesadüfi… Yolunu kesmeye devam eden canavarların arkasındaki gerçek sebep… her şey birinin iradesine göre şekilleniyordu. Ama… bunu en başından beri zaten biliyordu. Sadece kendine bunu itiraf etme izni vermemişti. Tek bir umuda tutunup durmuştu: gerçekliği unutma arzusuna. Bu, tüm o hoş olmayan anıları zincire vurmak anlamına gelse bile.

Ancak James her şeyi tek başına yaratmıyordu. Kendi seçimiyle, Silent Hill kasabasının bu illüzyonu inşa etmesine yardım etmesine izin vermişti. Burası bir suç ortağıydı. Bu kasabaya davet edilmesinin sebebi de buydu. Tıpkı Eddie ve Angela gibi buraya çağrılmıştı. Gerçekten de hepsi aynıydı — kendi yarattıkları kabuslara hapsolmuş kader arkadaşı günahkarlar.

“Yalvarıyorum size. Sadece… lütfen durun…”

James’in yürekten gelen bu yakarışı, kulakları tırmalayan acı bir çığlıkla karşılık buldu. Canavarların mızrakları bedenini delip geçerken, Maria’nın ıstırap dolu feryatları bomboş lobide yankılandı.

“DURUN!!” diye çığlık attı James. Başını ellerinin arasına alarak çok geçmeden çaresizce dizlerinin üzerine çöktü. O cellatları gördü. Ve daha ne olduğunu anlayamadan, bir sonraki idamlık suçlunun icabına bakmak için iki yanını sarmış bekliyorlardı.

“Zayıftım…” dedi James kısık bir sesle. “Bu yüzden sizin var olmanızı dilediğimi biliyorum.” Karşısında beliren devasa canavarlara döndü. “Günahlarım yüzünden beni cezalandıracak birine ihtiyacım vardı… ama artık yok.” Başını iki yana salladı ve sözlerine daha fazla güven gelmeye başladı. “Şimdi anlıyorum… Buna kendim bir son vermeliyim.”

Tüfeğini kavrayarak ayağa kalktı. Büyük bir gerçeği keşfetmiş birinin hafif gülümsemesiyle, James piramit kafalara ateş etti.

Kolları olmayan o yaratıklar, “hapsolmuşluk” duygularından yaratılmışlardı. Bedenleri iki çift bacaktan oluşan o manken canavarlar, “şehvetten” doğmuşlardı. Yer altında emekleyen o canavarlar, “kaçma” arzusundan kök salmışlardı.

Bu şeylerin hepsi benim bilinçaltım tarafından… kalbimdeki karanlıktan üretilmişti. Hepsi bu kasabanın tuhaf gücünün gerçeğe dönüştürdüğü sanrılardan ibaretti. Tam bir gerçeklik de sayılmazdı. Acaba benden başka biri bu yaratıkları görebilir miydi? Belki de sadece içindeki karanlık Silent Hill’in karanlığıyla uyuşanlar bu dehşetlerle yüzleşmek zorundaydı.

Ve her insanın içinde onu kemiren farklı bir kötülük türü olduğu için, herkes mutlaka aynı şeyi görecek diye bir kaide yoktu. Eddie’nin ne tür canavarlarla yüzleşmek zorunda kaldığını bilmenin hiçbir yolu yoktu… Ama o tuhaf yatak canavarı büyük olasılıkla Angela’nın kabuslarından yaratılmıştı. Belki de ikimiz benzer bir karanlık taşıyorduk, bu da benim aynı yaratığı görmeme ve hatta onun saldırısına uğramama izin vermişti. Hayali yangını da açıklayan buydu.

Laura’nın neden her zaman bu kadar sakin göründüğüne şaşmamalıydı. Canavarlarla kaynayan bir kasabada hiç endişelenmeden dolaşabilmesinin sebebi kalbinin saf olmasıydı. İçinde hiçbir karanlık barındırmıyordu, bu yüzden muhtemelen boş bir kasabadan başka hiçbir şey göremiyordu.

Laura, özür dilerim. Sevdiğim kadını öldürdüm. Ve senin en yakın arkadaşını elinden aldım.

James, iki canavara doğru mermi yağdırmaya devam etti. Bu işi kendi halledecekti. Kendisi için yarattığı bu cellatların icabına bakmaya artık hazırdı. Ne kadar cephane tükettiğini hiç düşünmeden, durmaksızın ateş ediyordu.

Kazanma şansı yoktu. James, en başından beri bu canavarları yenmenin imkansız olduğunu biliyordu. Daha önce bu yaratığı defalarca öldürmeyi başaramamıştı, şimdi bunu neden yapabilsindi ki? Ancak bu gerçeği sakince kabul etti. Asıl önemli olan şey, olduğu yerde durup savaşmasıydı; korkularına karşı savaşmak ve bir korkak damgası yemekten kurtulmak. Sonu ölüm anlamına gelse bile.

Yaratıkların hareketleri yavaştı, adeta mekanikti ve amansızca James’in peşinden geliyorlardı. Mızraklarının hamlelerinden sıyrılıyor ve tüfeğinin namlusuyla onlara vurup kendinden uzaklaştırmak için eline geçen her fırsatı değerlendiriyordu. Bu canavarlar bir sanrının ürünleri, yalnızca James’in zihninde var olan şeyler olduğuna göre, belki de hareketlerini etkilemenin bir yolu vardı. Bu ana kadar, adamın korkusundan ve zayıf, bağımlı tavrından beslenerek güçlenmişlerdi. Şimdi o zayıflıklar yok olduğuna göre, Piramit Kafalar da diğer canavarlarla aynı seviyeye inmişti. Artık incinebilirlerdi. Yine de hâlâ çelik gibi kaslarının ve devasa güçlerinin avantajına sahiptiler. Her merminin darbesiyle bedenleri sarsılıyor ama asla yavaşlamıyorlardı.

Bir sonraki an, savaş bitti. James tüfeğinin son mermisini de ateşlemişti. Cebinde daha fazla cephane olduğunu biliyordu ama canavarlar santim santim daha da yaklaşırken, şarjör doldurmak için vakit kalmadığı aşikardı. Farkında olmadan, peşindekilerin onu bir köşeye sıkıştırmasına izin vermişti. O kadar ölçülü yürüyorlardı ki, bu hesaplaşmanın kaçınılmaz sonuna doğru sanki ağır çekimde hareket ediyor gibiydiler.

“Demek buraya kadarmış…” James’in yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Gözlerini mızrakların sivrilmiş uçlarına dikerek, tereddüt etmeden o devasa mızrakların menziline girdi.

Öldürün beni. Gelin ulan, öldürün beni!

Canavarlar hareket etmeyi bıraktı. Birbirlerine döndüler, her biri kendi miğferini yukarı kaldırdı ve o gaddar mızraklarını karşısındakinin boynuna sapladı. Destek sütunları gibi ahşap saplara yaslanan yaratıklar, tamamen hareketsiz kaldılar. James kaşlarını çatarak temkinli bir şekilde yaklaştı. Elini yavaşça uzatıp en yakındaki canavarın üzerine koydu. Taş gibi soğuk ve sertti. Piramit kafalar taş kesilmişti ve şimdi bir kabusun kalıntılarına dikilmiş anıtlar gibi, birer heykel olarak duruyorlardı.

Tam o saniyede, sanki buna bir yanıtmış gibi, Mary’den gelen asıl mektup James’in cebinden yok oldu.

Büyük merdivenin tepesinde Maria’nın cesedine dair hiçbir iz yoktu. Zaten böyle olmasını bekliyordu. James lobiden geçerek giriş holüne çıktı. Holün durumu daha da kötüleşmişti; büyük bir yangından ötürü kömürleşmişti, bir zamanlar böylesine güzel olan otelin üzerinde kapkara yaralar gibi uzanıyordu. Gidilebilecek tek yol ana ön girişti. Ancak James kapıyı açtığında ne sisi ne de gölü gördü; bunun yerine ileriye doğru uzanan yeni bir koridorla karşılaştı. Ucu bucağı yokmuş gibi görünüyordu. Bir ses duyabiliyordu. Mary’nin sesiydi bu. Serbest kalmış mühürlü bir anı, süzülerek James’in kulaklarına ulaşıyordu.

“Ne istiyorsun?”

“Bana çiçek mi getirdin?”

“Oh, ne kadar da güzeller… Bunları sırf bana nispet yapmak için mi getirdin?”

“Defol git buradan!”

“Aynada yüzümü ilk gördüğümde… Tiksindim. Hastalık ve ilaçlar yüzünden bir canavara benzemiştim…”

“Niye dik dik bakıyorsun?! Neden çekip gitmiyorsun?”

“Kimseye bir faydam yok… Nasıl olsa yakında öleceğim…”

“Niye bekliyoruz ki? Belki de beni hemen şimdi öldürseler daha kolay olurdu. Sanırım doktorlar benim üzerimden iyi kâr sağlıyor. Belki de bu yüzden beni hayatta tutuyorlar.”

“Hâlâ burada mısın James?! Git! Duyuyor musun beni? Bir daha sakın buraya geri gelme!”

Kadının o acımasız azarlaması devam etti. Kısa bir sessizlik oldu, ardından bir kapının çarpılarak kapanma sesi duyuldu. Ağlamaya başladığında, Mary zayıf bir sesle konuştu.

“…James… Bekle. Lütfen gitme. Lütfen beni bırakma. O söylediklerimin hiçbirini kasten söylemedim.”

“Lütfen… Bana her şeyin düzeleceğini söyle. Ölmek istemiyorum. James… Yardım et bana…”

O dönemde Mary, hastalığına karşı verdiği sürekli mücadeleden ötürü bitkin düşmüştü. İlaçlar ve radyasyon tedavisi yüzünden o parlak saçları, taze cildi, geçmişteki güzelliğinin tüm izleri çoktan kaybolup gitmişti. O noktada, artık kendisini de kaybetmeye başlamıştı. Bir zamanlar öylesine temkinli ve nazik olan o sakin kadın, huysuz ve öfkeli biri haline gelmişti.

Ağzına geleni söyleyerek bağırır, tüm kelimeleri göğsüne çiviler gibi batan nefret dolu lanetlere dönüşürdü.

Bu, James’in katlanabileceğinden çok daha fazlasıydı. Kadın yavaş yavaş solup giderken kalbinin çirkinleşmesini izlemek çok acıklı bir manzaraydı. Aşık olduğu o güzel, zarif ruh bu dünyadan göçüp gitmişti. Bu yüzden o da…

Daha fazla iğrenç anı dışarı döküldü. Karısının acı çekmesini izlemeye dayanamıyordu. Bu yüzden buna kendi elleriyle bir son vermek zorunda kalmıştı.

Adeta bir hac yolculuğunun sonuna gelmiş gibi, karşısına son bir kapı çıktı. Kapıyı açtığında, koridora doğru bir sis dalgası yayıldı. Diğer tarafta, pusların arasından gölün kıyısını hayal meyal seçebiliyordu. Ürkütücü ve tuhaf bir varlık hissetti. Sisin ardında, Silent Hill’de gizlenen gerçek iblis yatıyordu.

Paslı demir bir merdiven, beyaz gökyüzünde gözden kaybolana dek yukarıya doğru uzanıyordu. Otelin çatısına çıkan bir yangın merdivenine benziyordu. Buraya tırmanması gerektiğini biliyordu. Bu yönlendirmenin Tanrı’dan mı yoksa şeytandan mı geldiği zerre umrunda değildi.

Yıkık çatının tepesinde bir kadın onu bekliyordu. Kadın bir pencerede dikilmiş, aşağıdaki dünyaya bakarken James onu yalnızca arkasından görebiliyordu. Saçlarını, karısının hayattayken topladığı gibi toplamıştı.

“Mary…?”

James’in sesini duyan kadın yavaşça arkasına döndü. Aniden aşağılayıcı bir kahkaha patlattı.

“Neden gerçekleri bir türlü doğru dürüst kavrayamıyorsun? Mary öldü, hatırlasana? Onu sen öldürdün. O artık burada değil.”

James kadına dik dik bakarken, hüzünlü ve buruk bir şekilde gülümsedi.

“Bu kadar yeter.”

“Ne?”

“Artık bu oyunu bırakabilirsin.”

“Neden bahsediyorsun sen?”

“Artık Mary’ymiş gibi davranmana gerek yok.”

“Ben Maria’yım! Eğer bana izin verirsen, sonsuza dek senin yanında kalırım. Sana asla bağırmam, sana asla yük olmam. İstediğin şey bu değil miydi, James?”

“Artık her şeyi hatırlıyorum. Sen Mary değilsin. Maria da değilsin. Sen en başından beri hiç var olmadın.”

“Yalancı! Ben varım! Tam karşında duruyorum! Sonsuza dek seninle olacağım!”

Nefret kadının yüzünü tanınmaz hale getirdi ve öfke, tamamen bir canavara dönüşene dek bedenini eğip büktü. Bu başka bir illüzyon muydu? Yoksa bu Maria’nın gerçek formu muydu…?

Metal, dikdörtgen ve yatak benzeri bir çerçevenin içine hapsedilmiş insan görünümündeydi; tıpkı Mary’nin hastalığı dönemindeki hali gibi. Baş aşağı asılmıştı ve bu duruşu kuvvetle bir çarmıha gerilmeyi andırıyordu, karısının o korkunç çilesini akla getiren bir başka detay daha. Bu iğrenç formda bile yüzü —Mary’nin yüzü— kömürleşmiş enkazın ortasında açan bir çiçek gibi hâlâ genç ve güzeldi. Canavar kadın baştan çıkarıcı ama aynı zamanda sevgi dolu bir sesle konuştu:

“James… Neden tüm o acı dolu anıları silmiyorsun? Mary’nin yüzünü silip yerine beni koysana? Tek arzun bu değil miydi zaten? O tatsız geçmişi unut… Böylece hayallerinin dünyasında yaşayabilirsin… Mary’ni geri almana asla izin vermeyeceğim!” İblis Maria’yı var eden şey, tam da James’in vefat eden karısına dair bu düşünceleriydi.

Şimdi beni öldürmeyi mi planlıyor? Ama bu onun da yok olacağı anlamına gelmez miydi? Tıpkı piramit kafalar gibi… Ya da belki de… Belki de gerçekten kendine ait bir kişiliğe sahip bir varlık olarak mevcuttu. Belki de kıskançlık ve nefret gözünü öyle bir döndürmüştü ki, bir tür hastalıklı ‘aşk’ uğruna beni öldürmeye çalışıyordu. Maria, bir cinayet-intihar vakasıyla James ile birlikte yok olmayı kafasına koymuştu.

James bu düşünceleri bir kenara itti. Tüfeğinin şarjöründe, iki piramit kafayla yaptığı savaştan hemen sonra doldurduğu toplam iki mermi kalmıştı. Ancak, kadın bir iblise dönüşmüş olsa bile —gerçekte aşık olduğu kadın olmasa bile— tetiği çekmeye eli varmıyordu. Kasabanın sokaklarında birlikte amaçsızca dolaşırken o adamın rehberi olmuştu. Yalnızlığını hafifleten güler bir yüz olmuştu. Şimdi bile, sadece Mary’yi andıran o yüzünü görmek kalbini iyileştiriyordu. James ne yapacağını şaşırmıştı, fakat saldıran canavardan kaçmak ve hamlelerini savuşturmak zorundaydı.

Meryem Ana gibi parıldayan bir yüze sahip olan o iğrenç canavar, açık çatının ona geniş bir hareket alanı sunmasıyla havada serbestçe süzülüyordu. Parmak uçlarından uzanan keskin pençeler kuru dallar gibi tırtıklıydı, metal kafesinin kenarları ise adeta birer bıçak gibiydi. Bunlarla, çılgınlar gibi aşık bir kadının o takıntılı öfkesiyle acımasızca saldırıyordu.

Ama gerçekte neydi bu? Aşk mıydı yoksa nefret mi? Maria gerçekten kendi ‘özgür iradesiyle’ mi hareket ediyordu? Zihninde şüpheler büyümeye başlarken James tereddüt etti. Teknik olarak kendisiyle yüzleşiyordu, çünkü Maria onun bilinçaltından doğmuştu. Bu da Maria’nın, kendisinin bir başka formundan ibaret olduğu anlamına gelirdi. Kadının ‘aşkı’ ve ‘kıskançlığı’, adamın kendisini kandırmak için uydurduğu akıllıca gizlenmiş bahanelerdi sadece. Çünkü ölmeyi isteyen ama aynı zamanda ölümden korkan kendisiydi ve onu öldürecek birine ihtiyacı vardı… Maria’yı bir iblise dönüştüren şey, işte bu aşağılık arzusuydu.

Beni öldürmesi için bir başkasına ihtiyaç duyacak kadar korkak mıyım? Ne zavallıca… diye güldü James kendi kendine. Koşmayı bıraktı ve yaratığa doğru döndü. Tüfeğini kaldırdı ve namluyu iblise —Maria’ya— doğrultu. Sen Mary değilsin. Sen sadece Mary olmayı dileyen çarpık bir illüzyonsun. Gerçeği görmeyi reddettiğim için var edildin. İşte bu yüzden ben… Her şeyi; o kıymetli anıları, acı dolu hatıraları, hatta tüm o aptalca hatalarımı bile göğüsleyeceğim, hepsini açığa çıkaracağım. Maria… Bu senin için. Senin bu çarpık formunu yok etmek ve gerçek Mary’yi geri getirmek için. Zihninden bu düşünceler geçerken James tetiği çekti.

Mermi kadının göğsünü delip geçti ve havada adeta dans eden bir kan fışkırmasına sebep oldu. Neredeyse şarkı söylemeyi andıran bir çığlık kopardı. Canavarın yere yığılmasıyla boğuk bir gümbürtü koptu.

“James…” diye mırıldandı Maria, çaresizce yerde yatarken.

“James…” Tıpkı Mary’nin o anki hali gibi görünüyordu…

Fantezi ve hafızanın birbirine karıştığı o anda James, yatağa bağımlı karısının elini kavradı.

“Mary… Çok üzgünüm…”

“Seni affediyorum,” dedi Mary, solgun yüzünde beliren nazik bir tebessümle.

“Ölmek istediğimi söylemiştim. Sadece acının son bulmasını istiyordum.”

“Artık acı çektiğini görmek istemiyordum. Bu yüzden ben de… Hayır, gerçek bu değil!” James başını iki yana salladı. “Sen ölmek istemediğini de söylemiştin… Gerçek şu ki, bir yanım senden nefret ediyordu. Sen gidersen hayatımın daha kolay olacağını düşünmüştüm…”

“Beni öldürdün ve şimdi bunun acısını çekiyorsun. Bu kadarı yeter, James.” Mary’nin göz kapakları kapandı. Son nefesi hafif bir iç çekiş olarak dışarı süzüldü.

James hatırladı.

Doğru ya… Onu boğduktan sonra, ben… Onu yatağından kaldırdım ve arabaya taşıdım… Bu daha sadece birkaç gün önceydi.

“Aha!” diye sevinçle tepki verdi Laura.

“Böyle aptalca bir yerde kaybettiğime inanamıyorum.”

Laura, başından beri piyano taburesinin bacağının yanında duran Mary’nin mektubunu yerden aldı. Daha önce piyano çalarken eteğinin cebinden kaymış olmalıydı. Hemşire Rachel’ın dolabından çaldığı iki mektuptan biriydi bu. Bu mektup James’e yazılmış olandı; James ise Laura’ya yazılmış olanı alıp kaçmıştı. Nereye bakarsa baksın adamın nereye gittiğini bir türlü bulamamıştı.

Kendi hırsızlığını tamamen unutan Laura, “Aptal herif! Başkasına ait şeylerin alınmaması gerektiğini bilmiyor mu?” dedi.

“James, nereye gittin?”

Hâlâ sinirli olsa da artık ona kızgın olmadığını fark etti. James ona Mary hakkındaki gerçeği söylediğinde tamamen şoke olmuştu, fakat bu konuyu ne kadar çok düşünürse, adamın itirafı ona bir yetişkinin kendisini trajik bir kahraman gibi göstermek için söyleyeceği türden bir şeymiş gibi geliyordu. Yetimhanedeki öğretmeni de öyleydi, özellikle Laura hastaneye kaldırıldıktan sonra. Sürekli, “Zavallı kızcağızın hastalanmasının gerçekten benim suçum olduğunu hissediyorum. Ah, ama bu kadar az parayla idare etmek bizim için çok zor. Hepsini sevmek ve kollamak istiyoruz ama bu kadar yoğun bir iş yüküyle bazı şeyler gözden kaçıyor,” gibi şeyler söyleyip dururdu.

Laura’nın anlayamadığı şey, bir katilin neden James gibi ağlayacağıydı. Televizyonda gördüğü tüm kötü adamlar ve gerçek hayatta tanıdığı tüm uğursuz insanlar, böylesine korkunç bir şey yaptıktan sonra mutlu olur ve gülerdi. Ama James hiç de öyle insanlara benzemiyordu.

James… Eğer Mary’nin bu otelde olmadığını düşünüyorduysan, en başında buraya neden geldin ki?

İyi o zaman, ben de gidiyorum! Zaten buralarda görülecek bir şey yok ve Eddie’nin yetişmesini beklemekten de bıktım. O uyuşuk, eminim beni burada sonsuza kadar bekletirdi!

Laura otelin ön girişinden çıktı. Belki Mary’yi bulabilirim diye düşünerek gölün kıyısı boyunca yürümeye başladı.

“Mary, ben döndüm.”

James gülümsedi. Otelden ayrılmış ve otoyolun kenarında, kadının beklemekte olduğu o otoparka kadar tüm yolu geri yürümüştü. O hep buradaydı, onu bekliyordu.

“Üzgünüm, orası muhtemelen epey dardır…”

Park halindeki arabasının bagajını açtı. Mary’nin kıvrılmış bedenini kaldırdı ve onu yolcu koltuğuna yerleştirdi. Sürücü koltuğuna geçerken onunla konuştu. Kadın sessizdi, asla uyanmayacağı bir uykunun kucağında dinleniyordu.

“Mary, artık her şeyi hatırlıyorum. Bu kasabaya gelmemin gerçek sebebini. Acaba neden bu kadar çok korkmuştum? Sanki bu dünyada seni kaybetmekten daha korkunç olabilecek bir şey varmış gibi…”

Motoru çalıştırdı ve gaza bastı.

“Artık nihayet birlikte olabiliriz… Sadece ikimiz…” Sislerle kaplı göle boş gözlerle bakan James, ayağını gaz pedalına basılı tutmaya devam etti. Gülümseme yüzünden hiç eksilmiyordu.

Göl kıyısındaki çimenli bir çayırda dinlenen Laura, Mary’nin mektubunu önündeki yere serdi. Bu, James’e yazılmış olan mektuptu. Bunu daha önce defalarca okumuştı ama… Ne zaman Mary’yi —bir anne gibi sevdiği ve çok özlediği o kadını— düşünse, bu mektup ona az da olsa bir teselli veriyordu. Bu yüzden mektubu bir kez daha okudu.

“Huzursuz rüyalarımda,

O kasabayı görüyorum.

Silent Hill’i.

Beni bir gün oraya tekrar götüreceğine söz vermiştin.

Ama benim yüzümden,

bunu hiç yapamadın.

Şey, ben şimdi oradayım, yalnız başıma…

Bizim “özel yerimizde.”

Seni bekliyorum…

Beni görmeye gelmeni bekliyorum.

Ama hiç gelmiyorsun.

Ben de öylece bekliyorum,

acıdan ve yalnızlıktan örülmüş kozama sarılı halde.

Sana korkunç bir şey yaptığımı biliyorum.

Asla beni affetmeyeceğin bir şey.

Keşke bunu değiştirebilseydim ama değiştiremem.

Burada yatıp seni beklerken kendimi öyle zavallı ve çirkin hissediyorum ki…

Her gün tavandaki çatlaklara bakıyorum ve tek düşünebildiğim bütün bunların ne kadar adaletsiz olduğu…

Bugün doktor geldi.

Kısa bir süreliğine eve gidebileceğimi söyledi.

İyileştiğimden falan değil.

Sadece, bu benim son şansım olabilir diye…

Ne demek istediğimi anlıyorsun sanırım…

Yine de, eve döneceğim için mutluyum.

Seni deli gibi özledim.

Ama korkuyorum James.

Korkuyorum, ya gerçekten de eve dönmemi istemiyorsan diye.

Beni her görmeye geldiğinde, bunun senin için ne kadar zor olduğunu anlayabiliyorum…

Benden nefret mi ediyorsun yoksa bana acıyor musun, bilmiyorum…

Ya da belki de sadece benden tiksiniyorsun…

Bunun için özür dilerim.

Öleceğimi ilk öğrendiğimde, bunu bir türlü kabullenmek istemedim.

Her an öylesine öfkeliydim ki, en çok sevdiğim herkese çattım, canlarını yaktım.

Özellikle de senin, James.

Bu yüzden, benden gerçekten nefret ediyorsan bile bunu anlayabiliyorum.

Ama şunu bilmeni istiyorum, James. Seni her zaman seveceğim.

Birlikte geçirdiğimiz hayat bu şekilde son bulmak zorunda kalmış olsa bile, yine de bunu dünyalara değişmem.

Birlikte çok güzel yıllarımız oldu.

Şey, bu mektup çok uzadı, o yüzden veda ediyorum.

Hemşireye, ben gittikten sonra bunu sana vermesini söyledim.

Yani bu mektubu okuduğunda, ben çoktan ölmüş olacağım.

Sana beni hatırlamanı söyleyemem ama beni unutmana da dayanamam.

Hastalandığımdan beri geçen bu son birkaç yıl…

Sana yaptıklarım için, bize yaptıklarım için çok üzgünüm…

Bana o kadar çok şey verdin ki, karşılığında tek bir şey bile veremedim.

İşte bu yüzden, artık kendin için yaşamanı istiyorum.

Senin için en iyisi neyse onu yap, James.

James… Beni mutlu ettin.”

Araba yavaşça gölün dibine batmaya başlarken, James karısını kendine doğru çekti ve ona şefkatle sarıldı.

“Seni seviyorum, Mary.”

Dilekleri sonunda gerçek olmuştu. Birlikte olacaklardı.

Ve artık mutluluklarının tadını çıkarmak için önlerinde koskoca bir sonsuzluk vardı.

SON

Showing 6 of 6
Share.

Leave A Reply

Exit mobile version