Showing 5 of 6

Bölüm 5

—Daha Da Derinlere—

Tam da mektubun vaat ettiği gibi, Rosewater Parkı’ndaki bir azize heykelinin ayaklarının dibine bir anahtar gömülmüştü. James, artık bu yeni ipucuna sahip olduğu için Laura’nın nerede olduğunu zerre umursamayarak, elindeki eski bronz anahtarla Nathan Bulvarı boyunca batıya, Silent Hill Tarih Derneği’ne doğru ilerledi. Eğer mektuba inanılacak olursa, bu anahtar sayesinde hem bu tuhaf kasabaya musallat olan gizemleri çözebilecek hem de Mary ile ilgili gerçeği açığa çıkarabilecekti.

Sadece anahtarı tutuyor olmak bile James’in bedenine ve zihnine taze bir enerji aşılamıştı; artık bacaklarındaki o uyuşukluktan rahatsız bile olmadan yürüyebiliyordu. Zaman zaman sisin içinden bir canavar fırlayıp yolunu kesiyordu ancak bunlar artık can sıkıcı birer ayak bağından farksızdı. Daha önce defalarca gördüğü ve dövüştüğü o kolsuz yaratıklar ve mankenlerin aynısıydı işte. James artık onları gerçek birer tehdit olarak bile görmüyordu. Yine de; her zaman olduğu gibi, o çarpık ve deforme olmuş bedenlerini görmek, içine, o eski, tanıdık iğrenme hissini düşürüyordu. Onları her yere devirişinde ve nihayet hareket etmeyi bırakana kadar çelik boruyla her vuruşunda, zihni daha da berraklaşıyor ve odaklanıyordu. Hatta içinde, ancak sadistçe bir haz olarak adlandırılabilecek ufak bir kıvılcım bile hissediyordu.

Sonunda James, o küçük müzeye vardı. Dar lobideki resepsiyon masasını geride bırakıp duvarları tablolar ve fotoğraflarla donatılmış bir sergi odasına adım attı. Bunların çoğu manzara resimleri ya da Silent Hill’in geçmişine ait sararmış fotoğraflardı. Yalnızca bir resim, tüm o ortama tamamen yabancı ve uyumsuz görünüyordu.

[Sisli Bir Gün, Hükmün Kalıntıları]

Mızrakların üzerine geçirilmiş insanların gölgeleriyle dolu bir sahnenin ortasında, devasa bir adamı tasvir ediyordu.

“Bu o…” diye fısıldadı James. Figür, kül grisi gökyüzüne karşı bir gölge gibi resmedilmiş olsa da, o kendine has ayırt edici silüeti kesinlikle yanılgıya yer bırakmıyordu. Bu, kızıl piramit kafalı canavardı. Böyle bir şeyin burada bulunuyor olması nasıl açıklanabilirdi ki…? Diğer tablolara altlarında basılı olan açıklamalar eşlik ediyordu, ancak bu resimde başlığından başka hiçbir şey yoktu. Üzerinde çok fazla düşünmek istemeyen James, bir sonraki odaya geçti.

Solmuş siyah-beyaz ve sepya tonlarında onlarca fotoğraf vardı; hepsi de sessizce Silent Hill’in tarihini fısıldıyordu. Görüntülere göz gezdirirken James, çok tanıdık bir binanın fotoğrafına yöneldi. Şu anki halinden biraz farklı görünüyordu ama buranın Brookhaven Hastanesi olduğu açıkça anlaşılabiliyordu. Alttaki yazıyı okudu.

Bu hastane, bu bölgeye yönelik bir göç dalgasının ardından baş gösteren büyük bir veba salgınına karşı inşa edilmiştir. İlk başlarda küçük bir barakadan ibaretti, ancak yavaş yavaş büyüdü ve genişledi.

Hemen yanında, hastanenin eski müdürünün bir resmi asılıydı. Dahası, derin bir delikten başka hiçbir şeyi tasvir etmeyen birkaç gizemli fotoğraf daha vardı. Bunların bir şekilde hastaneyle bir ilgisi olup olmadığını merak etti, fakat resimlerin hiçbir yazılı açıklaması olmadığı için bunu kestirmek imkansızdı. Müzenin daha da derinlerine doğru yürüyen James, çarpıcı bir başka görüntüyle daha karşılaştı.

[Kazığa Oturtularak Ölüm]

Hapishanedeki bir infaz.

Kazığa oturtularak ya da boğularak ölüm.

Bu ölümü seçmek, mahkumun özgürlüğü son kez tadışıdır.

Hemen yanında ise şu başlığı taşıyan bir fotoğraf asılıydı:

[Toluca Hapishane Kampı]

İç Savaş sırasında inşa edildi.

Daha sonra Toluca Hapishanesi oldu.

Geçmişte yaşananlara dair bu tasvirlerden anlaşıldığı üzere, o hapishane muazzam bir vahşetin ve zulmün mekânı olmalıydı. James, koloni döneminde “kazığa oturtularak ölüm” gibi bir cezanın uygulandığını daha önce hiç duymamıştı. Hem bir mahkum kendi kaderini seçme özgürlüğüne sahipse, neden böyle bir şeyi seçerdi ki? Bir insanı bu kadar acımasız bir şekilde ölmeyi seçmeye ne itebilirdi? Bu görüntülerin anlattığı hikayeler tüyler ürperticiydi ve sergi odasına tekinsiz bir hava vermeye başlıyordu.

Sonunda, bu kadar küçük bir binadan bekleneceği üzere, James bir çıkmaz sokağa geldi. Ancak en uçtaki odanın tam ortasında bulduğu şey kafasını karıştırmıştı. En azından, o delik fotoğraflarının ne anlama geldiğine dair bir açıklama vardı artık karşısında.

“Bu lanet olası şey nedir?”

Zemindeki kare açıklıktan aşağıya baktığında, bir uçurumdan başka hiçbir şey göremedi. Bu dipsiz karanlığı seyrederken, James’in zihninden bir düşünce akıp geçti: Bu çukurun içinde gizlenen kara boşluk… tıpkı benim gibi. Hatta belki de benim kaderim… Sadece hayali bir dünyaya tutunuyor olması kesinlikle mümkündü ve bu denli delirmiş bir insan, kendisinde hiçbir sorun olmadığına inanmayı pekala becerebilirdi.

Normal herhangi bir insan bunu tahmin edebilirdi ama bu bir garanti değildi. Tıpkı bazen halâ uykudayken rüya gördüğünü fark etmen gibi, belki bir deli de kendi sanrısının içindeyken o illüzyonun ardını görebilirdi. Lindsey Caddesi’ndeki evde bulduğu mektup bunun kanıtıydı.

O mektup açıkça kendisine hitaben yazılmıştı. Bir psikiyatristten gelen bir mesaj olabilir miydi? Belki de aklını kaçırmış bir hastayı iyileştirmeye çalışan doktorların fısıltıları, karşısına o mektup formunda çıkmıştı. Ofisteki hasta kayıtları, çatıya saçılmış günlük sayfaları… Eğer gerçekten kendisiyle bir ilgileri varsa, ya tüm bunlar doktorların ona yol gösterme çabalarından ibaretse?

Bu düşünce, hastane müdürünün odasındaki haritaya karalanmış o sözleri yeniden aklına getirdi.

“Uçurumu izlemekten korkan kişi,
oraya kendisi bakamaz.
Oysa gerçek sadece ilerleyerek elde edilir.

James deliğe bir kez daha dik dik baktı. Yapacağım. Ne kadar derin olursa olsun, eğer bu kalbimin karanlığıysa… En dipte neyin beklediğini görmeliyim… Bu kasvetli ama kararlı düşüncelerle James kendisini karanlık boşluğa bıraktı.

James’in etrafı dairesel bir tuğla duvarla çevriliydi, ayaklarının dibinde ise sığ bir su birikintisi vardı. Burası bir kuyuydu. “Kalbimin karanlığı” üzerine yaptığı o büyük, şairane konuşma düşünüldüğünde, düştüğü yer bir hayli hayal kırıklığı yaratacak kadar sıradandı. Ve şimdi, buranın bir başka illüzyon değil de gerçekten de gerçek bir kuyu olduğunu varsayarsak, yukarı tırmanmanın hiçbir yolu olmadan burada kapana kısılmıştı.

Neden ulan, neden böyle aptalca bir şeyi yapmayı düşündüm ki?! Ama bir dakika… Bu kadar derin bir kuyuya atladıktan sonra, nasıl oldu da tek bir morluk bile almadan sağ salim kurtulabildim? Hâlâ bacaklarımda o dermanı bulamazken, nasıl oldu da ayaklarımın üzerine düşebildim…?

James, çelik boruyla taş duvarlara vurarak kuyunun etrafını yokladı. Eğer bir tür geçit bulabilirse, bu kesinlikle onu bir çıkışa götürmeliydi. Bir noktada duvar, çok daha farklı ve hafif bir ses çıkardı. Çelik boruyla o noktaya şiddetle vurmasıyla birlikte tuğlalar ufalandı ve karanlık bir patikaya açılan geniş bir delik ortaya çıktı.

Burası bir su yolu, ya da belki de bir lağım kanalıydı. James, yürürken sığ suların içinde şofur şofur çıkardığı ayak sesleriyle geçidin derinliklerine doğru ilerledi.

Aşağılardan gelen boğuk bir kükreme, akan suyun şırıltısına karışarak geçitte yankılandı. Sesi şeye benziyor… Şu kolsuz yaratıklardan birine. James çelik borusunu havaya kaldırdı ve kanalın virajında saklanan canavarla yüzleşmeye hazırlandı.

Düşmanıyla karşılaşır karşılaşmaz, ilk darbeyi doğrudan kafasına indirerek onu sırtüstü yere serdi. Yaratığın yarasından sızan kan suya yayılarak etrafı kırmızıya boyadı. Gerçi bu bir sorun teşkil etmiyordu; su zaten en başından beri pisti ve biraz daha kirlenmesi onu daha kötü yapamazdı.

James işini bitiremeden, yaralı yaratık bir kurbağa kadar ustaca suyun içinde bata çıka kaçtı. Onu canlı bırakmanın, daha sonra dönüp kendisine tekrar saldırması anlamına geleceğini biliyordu; ancak James canavarın peşinden gitmemeyi seçti. Geçit suyla kaplıyken onu yakalama şansı zaten çok düşüktü. Bunu denemek bile çok tehlikeli olurdu.

Çok geçmeden James kanalın sonuna ulaştı. Kurak bir patika, zeminde bir kapıdan başka hiçbir şeyin bulunmadığı küçük, boş bir odaya çıkıyordu. Normal bir kapıydı, sıradan bir kolu vardı; sadece yerleşimi biraz tuhaf, tabandaydı. James bu garip manzara karşısında başını yana eğmek zorunda kaldı. Burası bir bodrum katına çıkıyor olmalıydı. Kapıyı açmak için kavradı ve…

Fenerinin ışığının bile dibine ulaşamadığı, kapkara bir başka boşluk daha belirdi. James’in yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Sanırım kalbinin karanlığı pek çok katmanın altında gizli…

Hiç tereddüt etmeden tekrar içine atladı.

Düşüş bu ikinci seferde daha uzun sürmüş gibi hissettirdi. Olabilir miydi… Yoksa ben zaten öldüm mü? James şüpheye düşmüştü. Eğer bir hayalet değilse, hiçbir yara almadan bu düşüşlerden nasıl sağ çıkabilirdi ki? Ama… Burası cennetten çok uzak olsa da, cehennem sayılabilecek kadar da kötü değildi henüz.

Odadaki birkaç masa ve sandalye düzgünce sırayla dizilmişti; eski ahşap mobilyalar kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı. Burası kesinlikle bir kuyu değildi. Mekan, bir yemekhane gibi pek çok insanı doyurmak için kurulmuş gibi görünüyordu. El fenerinin ışığı, bir sandalyede oturan, gövdesi masanın üzerine yığılmış ve yüzü bir kan gölünün içinde yatan insan silüetinin üzerine düştü. Kafasından silahla vurulmuştu. Bu bir canavarın işine benzemiyordu… Ama burada benden başka kim var ki?

“Birini öldürmek çok kolay… Silahı kafasına dayarsın ve bam! Tek bir kurşun yeter…” dedi cesedin yakınında yerde çömelmiş duran bir adam, başını kaldırarak parıldayan ışığa bakarken. Kendi sözlerini şakacı bir şekilde canlandırmak ister gibi şakağına bir revolver dayamıştı. Bu Eddie’ydi.

“Sen… Onu sen mi öldürdün?” diye sordu James gergin bir sesle.

Eddie’nin yüzü kaskatı kesildi ve elindeki silahı indirmeden başını iki yana salladı. “Benim suçum değildi! Beni o mecbur etti…”

“Lütfen sakin ol Eddie. Kimse seni suçlamıyor. Sadece bana ne olduğunu anlat,” dedi James sakin bir tonla, alnında biriken soğuk terlerin farkında olarak. Elinde bir silah var. Bende ise sadece bir boru. Eğer o şeyi bana doğrultmaya karar verirse… Şey, onu durdurmamın hiçbir yolu yok. O yüzden elinde silah olan adamı delirtmesek iyi olur…

“O herif… Hak etmişti! Ben kendi işime bakıyordum, o ise üzerime geldi! Üstelik gözleriyle benimle dalga geçiyordu! Tıpkı diğerleri gibi…”

“Anlıyorum.” James onaylar anlamda başını salladı. “Ama Eddie, sence de onu öldürmek biraz fazla olmadı mı?”

“Bu fazlasıyla geçerli bir sebep!” Eddie, James’in sözlerini bastırmak istercesine bir anda öfkeyle bağırmaya başladı. “Hem neden olmasın ki?! Şimdiye kadar herkesin beni ezmesine izin verdim; onun da, o aptal köpeğinin de! Hepsi bunu hak etti!” Teselli edilemez bir hiddete kapılmıştı, gözlerinden nefret saçarak öfke kusuyordu. James, onu daha fazla kışkırtmaktan korktuğu için sadece sessizce bekleyebildi.

Birden Eddie’nin yüzü yeniden yumuşadı ve çocuksu bir sırıtışa büründü. “Şaka yapıyorum James. Seni korkuttum mu? Yok ya, bu herif zaten en başından beri ölüydü…” Sırtını James’e döndü ve çıkışa doğru bir adım attı. “Her neyse… Ben kaçar. Görüşürüz.”

James onu durdurmadı. Her gün böyle silahlı birisiyle karşı karşıya kalmıyordu ve dürüst olmak gerekirse, Eddie’nin gidişini izlemek onu rahatlatmıştı.

Tam o anda zihnine özellikle absürt bir düşünce geldi: Ya Eddie de benim kendi deliliğimin bir başka yansımasından ibaretse? Bir başka ben… ya da başka bir kişilik? Bir başka deyişle, gerçek dünyada intihara veya kendine zarar vermeye yol açabilecek bir nefret ve öfke yumağı olabilir miydi… Fikir ne kadar çılgınca görünse de, artık bu ihtimali reddedemeyeceği bir noktaya gelmişti.

Yemekhanenin çıkışından dışarıya doğru yönelen James, yolun temiz olup olmadığını kontrol etti. El fenerini karanlık koridorun her iki ucuna doğru tuttuğunda hiçbir şey göremedi. En azından Eddie onu pusuya düşürmek gibi bir karar almamıştı. Ancak koridorda yankılanan tekinsiz sesler, canavarların buralarda bir yerde kol gezdiğinin kesin bir işaretiydi.

Neredeyim ben? Kapıdan dışarı adımını atan James, kendini kirli ve çürümekte olan bir koridorda buldu. Duvarlardan birinin boyu boyunca sıkıca dizilmiş, paslı metal parmaklıklar uzanıyordu. Parmaklıkların arkasındaki alan küçük odalara… daha doğrusu hapishane hücrelerine bölünmüştü. Burası bir hapishaneydi. James kaşlarını çattı. Eğer gerçekten burada olması gerekiyorsa, neden böyle bir yerde bulmuştu kendini? Katil kişilik Eddie ile aynı kapıyı takip ettiği için olabilir miydi?

Tarih Derneği’nin duvarlarında asılı olan “Toluca Hapishanesi” fotoğrafları yeniden zihninde canlandı. O görüntüler, gerçekliğin bu şekli almasına ilham vermiş olabilir miydi? Her iki durumda da, buraya nasıl gelmişti? Müzeden beri takip ettiği yol göz önüne alındığında, şu ana kadar gölün  derinliklerinde, tabanının altında olması gerekirdi.

Hücrelerin birkaçında, huzursuzca metal parmaklıklara vurarak inleyen canavarlar vardı. James gözlerini kaçırdı. Bu iğrenç yaratıkları kilitli ve yolundan uzak görmek onu rahatlatsa da, onları bu halde izlemek içinde çok ufak bir acıma kırıntısı uyandırmıştı. Bu tatsız kırıntı, artık onlara bakamayacağı bir raddeye gelene kadar büyüdü. Yine de onları hücrelerinden çıkarmaya hiç mi hiç niyetli değildi.

Hücreleri geride bırakıp koridor boyunca ilerledi ve sonunda daha uzun bir başka koridora ulaştı. Geçidin tam ortasında, doğrudan birbirine bakan iki kapı vardı. Biri bir duş odasına benziyen bir yere açılırken, diğeri büyük, salon benzeri bir alana çıkıyordu. Ortada yükselen devasa bir yapı dışında bu alan tamamen boştu. James daha yakından baktı. Bu bir darağacıydı. En tepesinden aşağıya, adeta bir davetiyeymişçesine sarkan, ilmik şeklinde bağlanmış bir halat parçası sallanıyordu.

Aniden, gözünün önünde beliren bir sanrıyla birlikte James’i şiddetli bir baş dönmesi yakaladı. Elleri arkasından sıkıca bağlanmış halde, ahşap platformun üzerinde dikiliyordu… Bir yargıcın yerine hareket eden zindancılar, yüzüne karşı suçlamaları yüksek sesle okuyorlardı. İthamların hepsi doğrudan James’e yönelikti.

“Gerçekten kaçarak kendi kendine yalan söylüyorsun. Bu yüzden cezan ölüm!” Bu sözlerle birlikte, pas kaplı, üçgen metal bir kask takmış devasa bir adam olan cellat ortaya çıktı. İlmik halatını kavradığı gibi hızla James’in boynuna geçirdi…

James, bu ürkütücü illüzyonu dağıtmak istercesine ellerini yüzünün önünde sallayarak gerisin geri sendeledi. Böyle bir yerde idam edilme fikri ne kadar korkunç olsa da, boynunda o halatla orada öylece dikilirken içine çöken o rahatlama hissinin farkına varmak onu çok daha fazla dehşete düşürmüştü. Sanki bir şekilde, kendi yıkımını ve sonunu arzuluyor gibiydi.

“Yardım et bana…” dedi boğuk bir fısıltıyla, dudaklarının arasından kaçarcasına. “Kimse yok mu… Lütfen yardım edin…” Gerçek dünyanın güvenliğinde saklanan o sözde psikiyatriste sesleniyordu. Onu duyabilecek herhangi birine çağrıda bulunuyordu.

Eğer gerçekten oradaysan, aklını kaçırmış hastanın yüzüne bakıyorsan ve ben de gerçekten oradaysam, lütfen yardım et bana. İlaç kullan ya da ne istiyorsan yap, ne kadar zorlu bir süreç olduğu umurumda değil. Sadece… Lütfen beni bu delilikten kurtar. Artık bu şeyleri görmek istemiyorum. Bu kabustan çıkmak istiyorum!

Bu kelime selini içinde tutmaya çalışmak, kusmamak için delicesine direnmeye benziyordu. James o yoğun karanlığın içinde körlemesine koştu; büyük odadan fırladı, koridoru geçti, sayısız kapının önünden akıp gitti, herhangi bir kurtuluş yolu arayarak amaçsızca dolandı. Çok geçmeden kendini hapishane gardiyanları için ayrılmış küçük bir nöbet odasında buldu. Mekanın tam ortasında, mühimmatla tıka basa dolu bir cephanelik uzanıyordu. Bu tam olarak aradığı türden bir kurtuluş olmasa da, zayıf düşmüş bir kalp için ideal bir sığınaktı.

James bir av tüfeği ile fazladan mühimmat aldı ve soğuk namluyu yanağına yasladı. Bu sadece bir silah değil, aynı zamanda ona teselli sunan bir düzen ve kontrol simgesiydi. Dehşetini yatıştırmaya yardımcı oluyordu. James, battaniyesine sarılan bir çocuk gibi tüfeğe sımsıkı sarılarak cephanelikte öylece oturdu; dışarıya geri dönmeye hiç niyeti yoktu. Mühimmatla çevrili bu güvenli yerde kapalı kalma fikri, vazgeçilemeyecek kadar rahatlatıcıydı; yine de bunun hiçbir problemini çözmeyeceğini çok iyi biliyordu.

Maria ölmüştü. Onu kurtarmak için hiçbir şey yapamamıştı. Şimdi ise dışarıda Mary’yi arıyor olması gerekirken bir korkak gibi burada saklanıyordu. Buna rağmen hâlâ bu odada kapalı kalmak istiyordu. Sadece birazcık daha…

Bir kaçış yolu arıyormuşçasına James, masanın üzerinde açık duran bir dergiyi okumaya başladı ve bunu, içinde kendisi için hayati önem taşıyan bir mesaj barındırabileceği bahanesiyle meşrulaştırdı. Küçük bir dergiydi; büyük ihtimalle yerel, ufak bir yayındı.

[Silent Hill’in tam merkezinde, kasabanın en büyük turistik cazibe merkezi olan Toluca Gölü yer almaktadır. Ancak bu güzel ve berrak gölün bir başka yüzü daha vardır. Her ne kadar bu tür eski kasabalarda sıklıkla kulaktan kulağa yayılan aptalca halk hikayelerine veya hayalet efsanelerine benziyor olsa da, bu efsane aslında tamamen gerçektir.

1918 yılının sisli bir Kasım gününde, turistlerle dolu bir gemi olan ‘Little Baroness’ limana geri dönmeyi başaramadı. Birkaç saat sonra sis dağıldığında, gemiye dair en ufak bir ize bile rastlanmadı. Aslında o gün sis o kadar yoğundu ki, gemi kıyıdan ayrılırken bile gözden kaybolmuştu. Bu yüzden teknenin başına ne geldiğini ya da nasıl kaybolduğunu bilmek imkansızdır.

O dönemde bir gazete muhabiri tarafından yazılan makalede sadece, “Muhtemelen bir nedenden dolayı battı,” deniyordu. Polisin hummalı arama çalışmalarına rağmen gemiye ait tek bir parça bile bulunamadı. Aynı şekilde, herhangi bir kazazede bir yana, mürettebatın ve 14 yolcunun cesetlerine de asla ulaşılamadı. Her ne kadar yaşanması imkansız bir hikaye olmasa da, kanıt olmadan bunun gerçekten doğru olup olmadığını belirlemek zordur.

1938 yılında ise daha da tuhaf bir olay meydana geldi. Little Baroness’in aksine, bu gemi bulundu. Ya da daha doğru bir ifadeyle, sadece gemi bulundu. Gemide tek bir canlı ruh bile yoktu. Tekne tamamen hasarsız olduğundan, kimsenin denize atlaması için hiçbir sebep yoktu. Tıpkı 1872’deki ‘Mary Celeste’ ve 1921’deki ‘Carroll A. Deering’ olaylarında olduğu gibi, yolcular sanki hiç var olmamışlar gibi ortadan kaybolmuşlardı. O dönemde hakim olan teori kitlesel bir intiharın gerçekleştirildiği yönündeydi, ancak bunun sadece bir turist teknesi olduğu düşünüldüğünde bu pek olası görünmüyordu.

Daha yakın bir zamanda, sadece altı yıl önce, açıklanamayan bir başka olay daha yaşandı. Gölün etrafındaki efsanenin doğruluğunu kanıtlamak için —ki bu aslında bir iddialaşmadan başka bir şey değildi— iki öğrenci küçük bir tekneyle göle açıldıktan sonra kayboldu. Kaybolan lise öğrencilerinin sınıf arkadaşı olan ve bu olayı yakından bilen genç bir adamla görüşme fırsatı bulduk. Kendisi, iki gencin yola çıktığı sabah orada olduğunu iddia ediyor. Ancak o, teknenin alabora olduğuna inanıyor.

“Her halükarda, o göl beni gerçekten ürkütüyor,” diyerek göl hakkında duyduğu hayalet hikayelerinden birini bizimle paylaştı. “İnsanlar, gece yarısı Toluca Gölü’ne açılmaya çalışırsanız motorunuzun duracağını ve sabaha kadar orada mahsur kalacağınızı söylüyor.”

Gerçekten de bu gölün dibinde pek çok ceset yatmaktadır. Onların kemikli elleri, yukarıdan geçen teknelere doğru, belki de yoldaşlarına ulaşmak istercesine uzanır. Bu durum, kasaba halkının turistlere yaptığı “Gelin ve güzel gölümüzü ziyaret edin,” davetine tamamen yeni bir anlam kazandırıyor.

“Ben şahsen bunlara inanmıyorum ama… henüz keşfedilmemiş bir tür kanıt olması gerektiğini biliyorum…”]

James dergiyi kapattı. UFO’lardan, Kocaayak’tan, Bermuda Şeytan Üçgeni’nden ve her türlü komplo teorisinden dem vuran o üçüncü sınıf doğaüstü dedikodu yayınlarından birine ait sıradan bir makaleydi işte. Ne büyük bir saçmalık. Ama yine de… bu durum James’i düşündürdü.

Bunun doktordan gelen bir mesaj olduğunu gerçekten sanmıyorum. O halde bu makalenin içeriği sadece bir başka halüsinasyon mu? Yoksa bu tür olaylar Silent Hill’de gerçekten yaşandı mı? Zerre ortak duyuya sahip herhangi biri bu hikayelerin imkansız olduğunu düşünürdü. Gölde kaybolan tekneler, ölü olması gereken birinden mektup almak… Ama ya bu imkansız şeyler doğru çıkarsa…

James, içinde taze bir kararlılıkla odadan çıktı. Kendi akıl sağlığından bu şekilde şüphe etmek moral bozucuydu ama gerekliydi. Bu ihtimal üzerine kumar oynamaktan başka çaresi yoktu.

Koridorda, nöbet odasının neredeyse tam önünde, üzerinde ağır bir demir kapak olan bir delik vardı. İlerlemek için elbette içine atlaması gereken bir başka delik daha. Önce bir delik, sonra bir diğeri, sonra bir diğeri ve sonra bir tane daha… Ne kadar da eğlenceli. James gülümsedi. İster sanrılarımın bir ürünü olsun ister Silent Hill’in gizli sırları, sanırım sonuna kadar bunu takip etmekten başka seçeneğim yok…

James hapishanenin daha da derinlerine indikçe, etrafındaki çürüme ve yıkım katlanarak artıyor gibiydi. Buradaki kirli duvarlar koyu, kırmızımsı lekelerle kaplıydı; yerler ise cam kırıkları ve diğer döküntülerle doluydu. Bu küçük alan sanki kasıtlı olarak baştan aşağı yerle bir edilmişti. Karşıdaki duvarda, kapısı ardına kadar açık bir asansör duruyordu. Demek burası daha da derine gidiyor… Eski bir hapishanenin kalıntılarında, yerin bu kadar altında olan bir mekanizmanın hâlâ çalışmasını beklemiyordu ama denemeye değerdi.

James içeri girdiğinde bir düğmeye bastı ve standart asansör kapıları yerine metal parmaklıklardan oluşan kapılar kayarak kapandı. Asansör aşağıya doğru inmeye başladı. Sonsuz bir düşüş hissi veren bu iniş sırasında parmaklıkların arasından dışarıya bakan James, yanından akıp giden çıplak taş duvarları gördü; asansör boşluğu sanki doğrudan ana kayanın içine oyulmuş gibiydi.

Sonunda, bir binanın içini andıran daha düzgün bir geçide ulaştı. Önceki katlarla kıyaslandığında burası oldukça iyi durumdaydı. Duvarlardaki sıvalar bile dökülüp yerlerde parça parça ufalanmak yerine sapasağlam duruyordu. Yol boyunca geçit pek çok farklı yöne ayrılıyor, her biri daha da aşağıya inen merdivenlerin bulunduğu birer çıkmaza çıkıyordu. Burası yavaş yavaş bir labirente dönüşmeye başlamıştı. Zihnin labirenti miydi bu? Yoksa Silent Hill’in gizemlerini çözmeye yeltenenlerin aklını bulandırmak için tasarlanmış bir labirent mi?

James merdivenlerden birine dikkatlice göz attıktan sonra alt kata kadar indi. Koridora adımını atar atmaz, ayaklarının altında metalin tıkırdadığı o kendine has sesi duydu; zemin artık sert betondan değil, tel örgülerden ibaretti. Daha da huzursuz edici olanı, bu tel örgünün altından gelen yaratıkların hareket sesleriydi. Bunlar, Saul Caddesi’ndeki tünelde yerin altından ona saldıran canavarların aynısıydı. James içgüdüsel olarak merdivenlerden yukarı geri dönmek için hamle yaptı. O şeylerin, tünelde koşmaya çalışırken ona nasıl cehennemi yaşattığını hatırladı. O tehlikeli karşılaşmanın ardından ayakları hâlâ sızlıyordu.

Kasvetli geçidin derinliklerinden bir şey yaklaşıyordu. Tel örgü zemin üzerinde yürürken şiddetli çatışma sesleri çıkaracak kadar ağır adımlara sahip bir şey. James, mantığına karşı koyamayarak geriye döndü ve o amansız, devasa figürün ışığa doğru çıkışını izledi. Bu, kızıl piramit kafalı canavardı. Bu kez arkasından sürüklenen bir bıçağın sesi gelmiyordu. Bunun yerine yaratık, elinde uzun ve kalın bir mızrak tutuyordu. Tıpkı Tarih Derneği’ndeki o tabloda olduğu gibi…

James korkudan tir tir titriyordu. O mızrakla kazığa oturtulma düşüncesi bile içini, Maria’nın ölümü yüzünden hâlâ yakasını bırakmayan o nefret ve intikam duygularından çok daha güçlü, adeta tatlı bir dehşetle kapladı. Arkasını döndüğü gibi merdivenleri tırmandı ve koridora fırladı; ayakları onu taşıyabildiği kadar büyük bir hızla, bir başka merdiven boşluğuna ulaşana kadar koştu. Onu kovalayan canavarın yarattığı yoğun korku, sırtına dayanmış bir meşale gibi onu sadece daha hızlı koşmaya zorluyordu. James bu labirentin içinde ne kadar ilerlediğini bilmiyordu. Bu yolun onu nereye çıkaracağını umursamadan, sadece kaçmak zorundaydı. Varacağı yer cennet mi olurdu yoksa cehennem mi, bunu yalnızca Tanrı bilirdi.

James labirentin içinde körlemesine ilerledi. Yoluna çıkma gafletinde bulunan her canavarı tüfeğinden çıkan tek bir kurşunla savuşturdu. Çok geçmeden, kızıl piramit kafalı canavar arkada kalmış gibi görünüyordu ancak James koşmayı bırakmadı. Merdivenlerden, daha da çok merdivenden ve hatta daha uzun merdivenlerden aşağıya indi, ta ki kendini hiç beklemediği bir yerde bulana kadar. Burası, demir parmaklıklarla tam ortadan ikiye bölünmüş bir odaydı. Parmaklıkların diğer tarafında bir hücre uzanıyordu. Ve o hücrenin içinde, bir kadın oturuyordu.

“Maria!”

James gözlerine inanmakta güçlük çekiyordu. Hastanede, o piramit kafalı canavar tarafından gözlerinin önünde öldürülmüştü. Bunu kendi gözleriyle görmüştü. O halde nasıl şimdi tam karşısında oturabiliyordu?

“Maria, gerçekten hayattasın! Yaralı değilsin, değil mi? İyi misin?”

“Gayet iyiyim, teşekkür ederim,” diyerek omuz silkti Maria.

“Tabii şu an burada kilitli kalmış durumdayım. Ama neyse ki canım yanmadı.”

“İyi olmana o kadar sevindim ki. Asansöre yetişemediğinde ben… Kesin öldün sanmıştım.”

“Asansör mü? Neden bahsediyorsun sen?” Maria, yüzünde kafası karışmış bir ifadeyle başını yana eğdi.

James de en az onun kadar şaşkına dönmüştü.

“Daha çok az bir zaman geçti. Hatırlamıyor musun?”

Maria içini çekti. “James, tatlım… O uzun tünelde birbirimizi kaybettikten sonra başına bir şey mi geldi senin…? Belki de beni başka biriyle karıştırıyorsun? Zaten her zaman çok unutkandın. Oteldeki o zamanı hatırlıyor musun acaba…”

Birbirimizi kaybetmek mi? Her zaman mı? “Maria, sen neden bahsediyorsun?”

“Her şeyi eksiksiz paketlediğinden emindin ama o video kasedini unuttun. Acaba hâlâ orada mıdır…?”

“Bunu nereden biliyorsun? Bu… Bu imkansız.” James dehşete düşmüştü. Bunlar sadece kendisine ve Mary’ye ait olan anılardı… Burada devreye giren şey kesinlikle bir kadının sezgilerinden çok daha fazlasıydı.

“Ben senin Mary’n değilim.”

“Doğru. Sen Maria’sın… Değil mi?”

“Ben, senin olmamı istediğin her şey olabilirim. Her halükarda, ben benim. Hayattayım. Gerçeğim. Bak, gördün mü?”

Maria’nın solgun kolları parmaklıkların arasından uzandı ve James’in yanağını şefkatle okşadı. Parmak uçları yumuşak, sıcak, pürüzsüz ve tıpkı bir duman gibiydi. James büyülenmiş gibi kalakaldı.

“Hey, gel ve kurtar beni. Bu parmaklıkların arkasından hiçbir şey yapamam, hele ki senin aklını başına getirmeyi hiç beceremem.”

“Hemen geleceğim. Sakın bir yere ayrılma.”

Ondan bir saniye bile ayrı kalmak istemese de James kendini zorlukla geriye çekti ve ona mutlaka geri döneceğine dair tekrar tekrar güvence verdi. Maria’yı geride bırakıp merdivenlere yöneldi. Maria’nın hücresine açılan bir başka giriş daha olmalıydı, fakat bu labirentin içinde oraya nasıl ulaşacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Öyle ya da böyle, er ya da geç bu mekanda yolunu bulmak zorundaydı. Kapıyı kırıp Maria’yı özgür bırakma meselesine gelince… Oraya vardığında bir çaresine bakacaktı.

150 dolar. Haftada 150 dolar için, cızırdayan, yanan et kokan bir yerde, o bıktırıcı işte çalışıyorum. Erkeklerin şehveti kadar iğrenç ve hayvanca bir koku bu. Geniş sırıtışları ve kaba kahkahalarıyla garson üniformamın eteklerine dikiyorlar gözlerini; bakışları, bacaklarımı tatmak istercesine etrafına dolanıyor. Erkek müşterilerin o arsız elleri… Kaç kez vurup uzaklaştırsam da yine de devam ediyorlar; beni yakalıyor, kalçamın kıvrımını okşuyorlar. Ben daha ne olduğunu anlamadan, babamın ve abimin ellerine dönüşüyorlar…

Çok moral bozucu. Beni o kadar sefil hissettiriyor ki. Kaç kez bileklerime bıçak dayadım ama tereddüt ettim? Kaç kez bir çatının kenarında durdum ama atlayamadım? Bir şişe uyku hapını yuttum, sırf onları yeniden dışarı kusmak zorunda kalmak için miydi? Bu, bir dağ dolusu şekerleme satın alıp kendimi hepsini yutmaya zorlamaya, geri tükürmek için yemeye ve daha fazlasını yemek için tekrar tükürmeye benziyor. Bu sonsuz tıkınıp kusma döngüsü günlerce sürebilirdi.

Dışarı çıkmak çok zahmetli. Bazı günler sadece yatağa sığınırım ve hiç çıkmam. Geceleri uyumak o kadar zor ki, sürekli bir uyuşukluk musallat oluyor zihnime. Yine de, kapıya yaklaşan ayak seslerine karşı tetikte, o tekinsiz sessizliğin içinde tamamen hareketsiz yatıyorum. Bu gece de, her gece maruz kaldığım o istismarı beklerken, endişem büyüyor ve ezici bir çaresizliğe dönüşüyor. Bu tür bir panik duygusuna dayanamıyorum.

Aynaya bakmaktan, artık bana benzemeyen o çirkin şeyle yüzleşmekten çok korkuyorum. Hiçbir şey yapamıyorum. Hiçbir şey umurumda değil. Günlerimi sadece titreyerek ve gecenin gelişinden dehşet duyarak geçiriyorum. Her gün işte o kadar boş.

Zamanla, zamanın o bomboş akışına kapılıp giden anılar kaybolmaya başladı… Ama öğrendiğim bir şey var. Bilmediğim bir kasabada amaçsızca dolaşırken, içimde yaşayan başka biri olduğunu keşfettim. Ne erkek ne kadın olan, sağlıklı, enerjik ama yine de ölümü arzulayan bir insan. Artık sınırları bilmiyorum. O kişi ben miyim? Ben o kişi miyim? En başında ben kimdim?

Ölmek istiyorum.

Ölmek istiyorum.

Tek ve yegane dileğim bu. Ama elde edilmesi zor bir dilek olduğu kanıtlandı. Ölmek istiyorum ama yine de yaşamaya zorlanıyorum. Kimseyi görmek istemiyorum. Erkekleri, kadınları, hiç kimseyi. O her şeye burnunu sokan, istenmeyen nazik sözleriyle gelen insanları.

“Dayan!” “Bunu başarabilirsin!” “Eğer artık burada olmasaydın hepimiz seni çok özlerdik.”

Bu, açık bir yaraya dokunmak gibi. Herkesin sahip olduğu o dost canlısı ama tamamen samimiyetsiz tavra katlanamıyorum. Ölmek istiyorum! Söyleyeceğiniz hiçbir şey fikrimi değiştirmeyecek! Tüm bu tesellilerinize rağmen, hiçbiriniz isteyerek benim yerime geçmezsiniz. Öyle sorumsuz insanlarsınız ki, hiçbiriniz beni anlamıyorsunuz…. Annem bile…

O uzak hastanedeki doktor bile beni anlamıyor. Muayene sırasında ona anlatmaya çalıştığım her şeyden sonra, tek yaptığı daha fazla ilaç yazmak oldu. Yan etkileri işkence gibiydi ve kısa sürede dayanılamayacak bir raddeye geldi. Eğer daha kötü olursam, hastaneye yatırılmak zorunda kalacağımı biliyordum. Ne yapmamı bekliyordun ki?

İmkansız. Her şey imkansız. O zaman bile hiçbirinin beni kurtaramayacağını biliyordum. Sonunda başka seçeneğimin kalmayacağını biliyordum. Ve şimdi yapabileceğim tek bir şey olduğunu biliyorum. En azından bu kadarı hâlâ mümkün.

Kendimi öldürmeye çalışmak ama her seferinde başarısızlıkla karşılaşmak… Hepsi… Onların yüzünden. Babamın ve abimin yaptıklarını asla unutamam.

“Dur! Bana o iğrenç gözlerinle bakmayı kes… Dokunma bana! Hayır!”

Angela, kendi çığlıklarıyla o huzursuz uykusundan fırlayarak yatağında doğruldu. Endişeyle odanın etrafına bakındı. Burası garip bir şekilde çocukluğunun geçtiği evdeki bir odayı andırıyordu; ancak duvarların ve zeminin çiğ etten yapıldığını, üzerlerinden taze kan sızdığını görünce tiksintiyle sarsıldı. Et benzeri duvarların birkaç yerinde, silindirik bir şeyin sürekli girip çıktığı delikler vardı. Tüm alan çiğ, hoş olmayan bir kokuyla kaplıydı. Aniden, birinin daha da yaklaştığını hissetti. Yerde sürünerek, vahşi bir heyecanla soluyarak, çıplak bir figür yatağına doğru yaklaşıyordu…

James’in yüzünün hemen yanından geçen bir şey karanlığı yırtıp geçti ve bu esnada yanağını sıyırdı; keskin bir ses yankılandı. İrkilen James gerisin geri sığ suyun içine düştü, ancak tam dikildiği yerin birkaç santim ötesinde saplanmış duran bir mızrak gördü. Bir lağım çukuru gibi kokan bu pis mekanda bile o canavar onu durmaksızın takip ediyordu. Piramit Kafa. Düştüğü yerden James, tüfeğiyle yaratığa ateş açtı. Tabancayla kıyaslanamayacak bir güçle, mühimmatı birbiri ardına canavarın kalın göğsüne gömdü, ta ki o da suya devrilene kadar. Ancak bu kesinlikle ölümcül bir yara değildi. Kurşun yaralarına sıradan çiziklermiş gibi davranan piramit kafalı canavar, yavaşça kendini yeniden ayağa kaldırmaya başladı.

“Lanet olsun!” Şu an bu canavarla uğraşacak vakti yoktu. Maria onu bekliyordu. Delicesine koşarak ve suları sıçratarak labirentin daha da derinlerine çekildi. Gözüne çarpan bir merdivene atlayarak yukarıdaki geçide ulaşana kadar tırmandı. Etrafına bakındığında, tam olarak başladığı noktada olduğunu fark etti. En azından bu küçük bir şanstı.

“Hayır! Dur baba, lütfen!” James, koridorda yankılanan bir çığlık duydu. Kadın sesi, koridorun en ucundaki bir odanın içinden gelmiş gibiydi. Maria olabilir miydi?

Kapıyı açan James, kendini birinin evi gibi görünen bir yerde buldu. Mekan bir oturma odası gibi düzenlenmişti. Köşede bir televizyon bile vardı. Ancak televizyon bir yana, bu tuhaf odadaki her şey kıpırdayan etlerle sarmalanmıştı. Böyle bir odanın yerin bu kadar altında ne işi vardı? Daha bunu düşünmeye fırsat bulamadan James, daha önce hiç karşılaşmadığı bir canavarın varlığını fark etti. Yaratığın şekli, bir yatağın iskeletini kaplayan, birbirine dolanmış iki insan bedeninden oluşuyor gibiydi; kolları ve bacakları yanlardan aşağıya uzanarak yatak direkleri görevini görüyordu.

Yatağı andıran bacaklarıyla zemin üzerinde yavaşça sürüklendi. Hiçbir uyarıda bulunmadan, bir düşmanı korkutmaya çalışan bir ayı gibi o dört bacaklı duruşundan yukarıya doğruldu. Yaratık, iki çarpık ağzından birden bir uyarı çığlığı kopararak uludu. İrinli etleri titreyerek, James’i kendi gövdesinin ağırlığı altında ezmek istercesine daha da yaklaştı. James hızla silahını canavara doğrulttu ve pompalı tüfeğiyle ardı ardına ateşledi. Canavar, hareketsiz kalmadan önce acı içinde çığlıklar atarak yere yığıldı.

Angela, odanın köşesinde çömelmiş, boş ve ifadesiz bir yüzle etrafa bakıyordu. James, onu böyle tuhaf bir yerde gördüğüne pek şaşırmamıştı; ne de olsa buralarda Eddie ile de karşılaşmıştı. Eğer onlar gerçekten de kendi sanrılarının birer ürününden başka bir şey değilseler, onlarla herhangi bir yerde karşılaşmak olağandışı sayılmazdı. Ya da belki de onlar tıpkı James gibi gerçek insanlardı. Silent Hill’in insafına kalmış, kapana kısılmış, acınası ve zavallı insanlar.

“İyi misin? Bir yerin acımadı ya?” diye seslendi James, Angela’ya doğru.

Angela’nın bir anda yüzündeki o donuk ifade yerini saf bir öfkeye bıraktı. Nefret ve kederin karışımıyla körüklenerek bir hışımla ayağa kalktı ve hareketsiz yatan canavarı acımasızca tekmelemeye başladı. Tam yorulmaya başlamış gibi göründüğü sırada televizyonu kavradı, başının üzerine kaldırdı ve canavarın cesedinin üzerine fırlattı.

“Angela, sakin ol!”

“Bana emir verip durma!” diye tersledi Angela.

“Sana emir vermeye çalışmıyorum.”

“O zaman ne istiyorsun? Ah, anlıyorum. Bana nazik davranmaya çalışıyorsun, değil mi? Ne peşinde olduğunu biliyorum. Her zaman aynı şey. Hepiniz tek bir şeyin peşindesiniz!”

“Hayır, öyle değil…”

“Yalan söylemene gerek yok. Hadi, söyle gitsin. Beni sadece zorlayabilirdin de. Onun her zaman yaptığı gibi beni dövebilirdin. Zaten başka hiçbir kimse umurunda değil senin, seni iğrenç domuz!”

“Angela…” James, onu teselli etmek amacıyla bir adım yaklaşıp elini omzuna koydu. Ancak sert bir reddedilişle karşılaştı.

“Dokunma bana! Beni hasta ediyorsun!” Gözleri aşağılamayla dolu, dudaklarında ise buz gibi bir gülümsemeyle ona dik dik baktı. “Hey James, karının öldüğünü söylemiştin, değil mi?”

“Evet. Hastaydı…”

“Öyle mi gerçekten? Yoksa sadece artık onun yanında olmasını istemediğinden emin misin? Bahse varım başka birini bulmuşsundur,” dedi Angela ve peşinde iğneleyici bir kahkaha bırakarak odadan çıktı.

James, onun karanlığın içinde kayboluşunu sessizce izledi. Mary hakkında böyle ithamlar duyduktan sonra herkesin hissedeceği kadar kırılmış ve gücenmişti. Yine de Angela’nın geçmişte erkeklerle çok kötü deneyimler yaşadığı aşikardı. Onu korumayı teklif etse bile, Angela bunu sadece reddedecekti.

Angela gittikten sonra James’de Maria’ya yetişmek için aceleyle oradan ayrıldı. Neyse ki girdiğinden sonraki koridor, bir labirent sayılamayacak kadar basitti. Maria’nın hücresine çıkabilecek bir şeyler bulma ümidiyle yol üzerindeki her kapıyı kontrol etti, odalara bakarak. Odalardan biri, infaz edilmiş bedenlerden oluşan devasa bir koleksiyona ev sahipliği yaptığı için bir morgu andırıyordu. Bu hapishane eskiden bir savaş esiri kampıydı; ancak sonradan da kullanılmaya devam edilmesine rağmen şartlar hiç mi hiç düzelmemişti.

Uzun ve dar bir koridor boyunca ilerlemeye devam eden James, metal bir kapıyla karşılaştı. Alınan güvenlik önlemleri göz önüne alındığında, bu kapı bir hücreye çıkıyor olmalıydı. Küçük bir pencereden odanın içine göz attı.

“Maria!”

James neşeyle kapıya vurdu. Belki kilidi tüfeğimle kırabilirim… Kapının kilitli olmadığı anlaşılınca bu tür endişeler yersiz kaldı. Kapıyı ardına kadar açtı; içten içe, bu kadar uzun süredir burada mahsur kalan Maria’dan minnet dolu öpücükler yağmasını bekliyordu. Ancak böylesi sıcak bir karşılama bulamadı.

“Maria?”

Hücreye adım atan James etrafa bakındı ve yüzü endişeli bir hoşnutsuzlukla gölgelendi. Bir şeyler doğru değildi. Odaya hafif bir koku sinmişti. Bu… kan mıydı? Maria küçük bir yatağın üzerinde uzanıyordu; bluzu da yatak şiltesi de kırmızıya boyanmıştı. Göğsüne yayılan leke, büyük miktarda kan kustuğunun kanıtıydı.

“Ne…” James hızla Maria’nın yanına koştu ve yatağının kenarında diz çöktü.

“Maria! Maria!” Herhangi bir tepki alabilmek için onu çaresizce hafifçe sarsmasına rağmen, kadının çoktan ölmüş olduğu gün gibi ortadaydı.

“Ben… Anlamıyorum… Bu nasıl olabilir…?” Maria bir kez daha elinden kayıp gitmişti, ancak bu sefer gerçekten ölüydü. Keder, James’in kalbine bir bıçak gibi saplandı.

“…Mary.”

Maria’nın o tanıdık ama cansız yüzünü görmek, ölen karısının adını dudaklarının arasına düşürdü. Tıpkı daha önceki gibiydi. Mary öldüğünde ben… ben…

Baskıcı anılar zihninde girdaplar çizmeye başladı. Kaotik, muğlak, kapkara anılar…

James, ruhu çekilmiş boş bir kabuktan farksız hissederek yavaşça ayağa kalktı. Boş gözlerle Maria’nın cansız bedenini süzdü. Daha yakından baktığında, göğsünde ateşli silah yarasını andıran bir delik fark etti. Bu kazara gerçekleşmiş bir ölüm değildi, hastalıktan da ölmemişti kesinlikle… Peki o zaman, Maria’yı kim öldürmüştü? Onu vurarak öldürmek için kimin bir sebebi olabilirdi ki?

Bir sonuca varması uzun sürmedi. Aslında üzerinde düşünmesine bile gerek kalmamıştı. Eski hapishanenin labirentinde James’ten başka dolanan sadece iki kişi vardı: Angela ve Eddie. Elinde silah olan tek kişi ise Eddie’ydi. Ama o mu yapmıştı? Bunu gerçekten o yapmış olabilir miydi? “Birini öldürmek çok kolay…” Eddie bunu kendi ağzıyla söylemişti, üstelik yüzündeki o tüyler ürpertici gülümsemeyle. “Silahı kafasına dayarsın ve bam!” Hastalıklı bir katilden başka kim böyle bir şey söylerdi ki? Daha önce polis tarafından kovalanmakla ilgili bir şeyler de gevelememiş miydi?

James, Eddie’yi aramak üzere hücreden ayrıldı. Bilincinde Maria’nın ölümünün intikamını alma arzusu taşımıyordu, Eddie’ye karşı bir nefret de beslemiyordu. Sadece nedenini bilmek istiyordu. Maria’yı neden öldürmüştü? Eddie’nin görüntüsü, neden kendi zihninde kendisininkiyle örtüşüp duruyordu?

“Neredeyim ben?”

Koridor, geniş ve açık bir alana açıldı. Ayaklarının altındaki zemin sert bir toprak gibi hissettiriyordu ancak labirentten çıkıp açık havaya varmış olması pek olası değildi. El fenerinin hare halindeki ışığını etrafta gezdirerek, alanı çevreleyen dört duvarın varlığını teyit etti. Işığın bulabildiği tek diğer şey, topraktan yükselen büyük bir taş kümesiydi. Bunların hepsi birer mezar taşıydı. O dolambaçlı labirentin sonunda onu bekleyen yer bir mezarlıktı. İç Savaş esirleri, idam edilen mahkumlar ve sayısız diğer insan bu toprağa gömülmüş olmalıydı. Mezarlardan biri tanıdık bir isim taşıyordu: “Walter Sullivan”. Woodside Apartmanı’nın çöp konteynerinde bulduğu o eski gazete makalesinde geçen isimdi bu. James garip bir şekilde bu mezara çekildi; ancak bu durum, nedense sanki birisi kafasının içinde bir şeyleri kurcalıyormuş gibi hissetmesine neden oldu…

Bu tuhaf şeyleri düşünürken James, taşlara kazınmış diğer isimlere de göz gezdirdi. Karşısına çıkan iki tanıdık isimle daha adeta şoktan buz kesti: “Eddie Dombrowski” ve “Angela Orosco.” Bu noktada, birileri hâlâ bunun sadece bir tesadüf olduğunu iddia edebilirdi. Ancak bir isim daha vardı: “James Sunderland.” Bu üç mezar taşına, aç kurtların ağzı gibi ölüleri yutmak için sessizce bekleyen üç açık mezar çukuru eşlik ediyordu… Eddie, Angela ve James.

Belki de bu Eddie’nin bir tür şaka anlayışıydı? Kesinlikle onun gibi sorunlu biri, böylesi marazi bir şeyi komik bulabilirdi. Belki de bu, kendisi de dahil herkesi öldürme niyetinin bir kanıtıydı. Ya da sadece herkesi taciz edip korkutmaktan keyif alıyordu. Ama eğer bu fikirlerden biri doğruysa, neden Maria için bir mezar hazırlamamıştı? Onu öldüren o değil miydi?

James’in mezarı diğer ikisinden farklı görünüyordu. İçine feneri tuttuğunda, kendi çukurunun diğerlerinden çok daha derin olduğunu görebiliyordu. Burası başka bir yere mi çıkıyordu? Belki de sadece ölüler diyarına… James kendi mezarının içine doğru bir adım attı.

Mezardan uzanan yol bir başka labirente değil, aksine dümdüz bir koridora çıkıyordu. Çok geçmeden James ağır, demir bir kapıya ulaştı. Kapıdan içeri adımını attığı saniye, nefesini beyaza bürüyen ani bir soğukluk tüm bedenini sardı. Oda, soluk floresan ışıklarıyla aydınlatılmış bir soğuk hava deposuydu. Ve James, aradığı kişiyi sonunda bulmuştu.

“Eddie… ne işin var burada?” diye seslendi James; tüfeğini rahat bir pozisyonda tutuyordu ama her an kullanmaya da hazırdı.

“Ne gibi görünüyor?” Eddie sırıttı. “Bana sürekli pislik atıp duruyordu. ‘Seni şişko, iğrenç bok çuvalı! Beni hasta ediyorsun.’ ‘Çirkin yüzünü bir daha buralarda göstermeye cüret etme!’” Eddie’nin yüzündeki ifade karanlık, çarpık bir gülümseye dönüştü.

“Belki de haklıydı. Belki de şişko, iğrenç bir bok çuvalından başka bir şey değilimdir. Ama biliyor musun? Akıllı olman, sporda iyi olman, güzel ya da çirkin olman fark etmez. Öldüğün an hepsi aynıdır. Bundan sonra, kim benimle dalga geçerse… onu öldüreceğim. En azından bir ceset benden daha işe yaramazdır…” Yemekhanedekinden çok daha kaçık, çok daha çığırından çıkmış gibi davranıyordu.

“Evet Eddie. Sen ne dersen o.” James, onu öfkelendirmemeye çalışarak uysalca başını salladı. Ancak bu hamlesi Eddie’yi daha da kışkırtmaktan başka bir işe yaramadı.

“Biliyordum. Sen de… Sen de tıpkı onlar gibisin, James.”

“Eddie, ben öyle demek istemedim…”

“Hiç uğraşma. Anlıyorum ben. En başından beri bana gülüyordun, değil mi? İlk karşılaştığımız andan beri. Seni öldüreceğim James!”

Eddie tetiği çekemeden James tüfeğini ateşledi; ancak bilerek ıskalamıştı. Bu gözdağı işe yaradı ve Eddie yan odaya doğru kaçtı. Yine de James onun peşinden hemen gitmedi. Eddie’yi neyin bu kadar çileden çıkardığını merak ediyordu ama asıl bilmek istediği şey, Maria’yı gerçekten onun öldürüp öldürmediğiydi. Mevcut durum göz önüne alındığında, bu soruların hiçbirine net bir cevap alması pek olası görünmüyordu; özellikle de Eddie’nin tüm öfkesi artık tamamen kendisine odaklanmışken.

Eğer James o kapılardan içeri adımını atarsa, ikisinden yalnızca birinin oradan canlı çıkacağına şüphe yoktu. Kaçık olsun ya da olmasın, Eddie hâlâ bir insandı. Bu, bir başka canavarla yüzleşmeye benzemiyordu. Ama yine de, gidecek başka neresi vardı ki? Mezarlığa geri dönmek için o çukurdan yukarı tırmanamazdı. Sadece ileriye doğru hareket edebilir ve Mary ile yeniden bir araya geleceği kaderine doğru yürüyebilirdi. Hâlâ biraz kararsız olsa da kendini en kötüsüne hazırlayarak kapıyı açtı.

Eddie’nin kaçtığı oda, geniş ve soğutulmuş bir et deposuydu. Tavan buz tutmuş çengellerle donatılmıştı ve odanın dört bir yanında kesilmiş, devasa et kütleleri asılı duruyordu.

“Sana ne yaptığını biliyor musun, James?” Eddie’nin sesi odanın içinden, derinliklerden geldi. Bir yerlerde saklanıyordu.

“Senden nefret edildiğinde, seninle uğraşıldığında, yüzüne tükürüldüğünde? Nasıl hissettiğime dair en ufak bir fikrin var mı? İşte bu yüzden o köpeği öldürdükten sonra kaçtım. Korkmuş küçük bir kız gibi kaçtım. Evet, o köpeği ben öldürdüm. Çok eğlenceliydi. Sonra sahibi peşime düştü. Onu da vurdum. Tam bacağından. Köpekten daha çok ağladı!” Depoda yankılanan bir silah sesine, hemen yakındaki bir et kütlesinden sıçrayan parçaların sesi eşlik etti.

Eddie yeniden konuştu. “O dizden geriye kalanla bir daha futbol oynaması biraz zor olacak…”

“Kes şunu Eddie!” diye bağırdı James, asılı duran bir et kütlesinin arkasındaki saklanma yerinden.

“Sırf canın öyle istiyor diye insanları öldürebileceğini sana düşündüren ne?!”

“Bana burada azizlik taslama, James. Bu kasaba seni de çağırdı. Sen ve ben aynıyız. Bizler iyi insanların yüzüne bile bakamayacak türden pislikleriz!” İki el daha ateş edildi.

“Şimdi parti zamanı!” diye bağırdı Eddie, vahşi bir neşeyle dolu sesiyle. Hızla ateş etmeye başlarken, delice kahkahası depoda yankılandı. Atışlar rastgele gibi görünse de kesinlikle James’i hedef alıyordu. Eddie onun nerede saklandığını biliyordu. Gerçekten onu öldürmeye çalışıyordu.

Kahretsin, nereden ateş ediyor bu herif? James uçuşan kurşunların arasında kapana kısılmıştı; mutlak bir ölümle kendisi arasında duran tek şey etten bir kalkandı. Üzerine yağan kurşun yağmuru altında sarsılan et kütlesi, sonunda çengelinden koparak yere düştü ve James’i tamamen savunmasız bıraktı.

Birden silah sesleri kesildi. Sallanan etlerin gıcırtısı dışında odaya tekinsiz bir sessizlik çöktü. Bu onun şansıydı. Rakibi muhtemelen silahını dolduruyordu. Tek bir saniye bile kaybetmek istemeyen James, bir şekilde kapıyı arkasından bloke edip önceki odaya sığınmayı planlayarak soğuk hava deposunun girişine doğru hızla hamle yaptı. Kendini öldürtecek kadar burada kalmak istemiyordu ve bir insanı, bir canavarı vuracağı gibi hiç gözünü kırpmadan vuramayacağını çok iyi biliyordu.

“Kıpırdama.”

James, arkasından gelen o buyurgan sesle olduğu yerde çakılı kaldı. O dikkat etmediği sırada Eddie arkasından sinsice yaklaşmıştı ve şimdi sadece birkaç adım ötesinde dikiliyordu.

“Ha ha, kıpırdama dediysek donup kalma yani. Anladın mı? Çünkü soğuk hava deposundayız! Adamım, bu çok komik,” dedi Eddie, çocuksu kahkaha nöbetlerinin arasında. “Şimdi benimle dalga geçtiğine pişman oldun mu bari? Üzgün müsün yoksa? Tıpkı benim her zaman yaptığım gibi dizlerinin üzerine çöküp hayatın için yalvarmaya ne dersin? Neden özür dilemiyorsun? Şu lanet yeri yalıyor ve merhamet dileniyor olman gerekirdi! Hiç mi utanmıyorsun?”

Eddie şimdi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, gülen yüzünden aşağı gözyaşları süzülüyordu.

“Geber.” Parmağını tetiğe bastı.

James, refleks olarak tüfeğini ateşleyerek karşı atağa geçti. Eğer zaten ölecekse, en azından bu son intikam hamlesini yapabilirdi.

Soğuk hava deposunda tek bir el silah sesi yankılandı. İlk ateş etmesi gereken kişi Eddie’ydi. Ancak, zemine saçılan kan damlalarının arasına yığılan da o oldu.

“Eddie?” James, hareket edemeyecek kadar büyük bir şokla aşağıya baktı. Onu gerçekten… vurdum mu ben?

“Kahretsin… Çok acıyor…” diye inledi Eddie. Hayattaydı ama ucu ucuna.

“Her şeyi mahvettim. Sen… kazandın galiba…”

James hızla onun yanına çöktü.

“Sadece dayan, tamam mı? Yardım getireceğim, söz veriyorum!”

“İşe yaramaz James. Benim için kurtuluş yok. Beni sadece… bitirir misin? Kendim yapamıyorum. Hiç kurşun kalmadı…”

“Benim öldürmemi mi istiyorsun… Yani gerçekten ölmek mi istiyorsun?”

“Ne fark eder ki? Hepimiz zaten ölü sayılırız. Sen de gördün. O mezarlar… Kaderimiz bu işte…”

“Maria’yı bu yüzden mi öldürdün?”

“Maria mı? O kim be? Tanımıyorum, ama sadece… öldür beni artık. Acele et… a-acıyor…”

Eddie’nin bilinci hızla kapanıyordu ve onunla birlikte acısı da yok oluyordu.

Gülümsedi. Sonunda özgürdü. Artık kaçmak zorunda değildi. Ne kadar boktan bir hayat yaşamıştı. Tüm istediği sadece lezzetli bir şeyler yemek ya da televizyonda komik bir şeyler izlemekti. Hepsi buydu. Ama hiç kimse onu bir an olsun rahat bırakmamıştı. Hatırlıyordu.

Kirli. İğrenç. Kızların ona yüz vermemesini umursamıyordu. Şişko. Aptal. Pislik. Katlanamadığı şey, bitmek bilmeyen o zorbalıktı. Özellikle de o… okuldaki piç kurusu. Lise hayatı boyunca her fırsatta ona işkence ederek eğlenmişti. Mezuniyetten sonra bile onu rahat bırakmadılar. O da…

Aniden, nereden geldikleri belirsiz bir köpek sürüsü toplandı. Salyalar akan dişlerini sergileyen devasa köpekler, ölmekte olan Eddie’nin etrafını sardı. Bu çirkin silüetler, vahşice hırlayarak onun deşilmiş karnını parçalıyor, bağırsaklarını dışarı çekiyordu. Hepsi de memleketinde öldürdüğü o köpekle aynıydı. Babasının tüfeğini almış, ona bunca acıyı çektiren adamı bacağından vurmuş ve üstüne bir de evcil köpeğini öldürmüştü. Ve şimdi, buradaydılar. Sanki en başından beri Silent Hill’deymiş ve ona pusu kurmak için bekliyorlarmış gibi. O adaletsiz ölümlerinin kinini hâlâ taşıyan bir köpek dört köpeğe dönüşmüş, Eddie’yi gittiği her yerde kovalamıştı. Onun içinden peydahlanmışlardı; etini koparmak, onu paramparça etmek için. İş işten bu kadar geç geçmişken bile…

“Seni aptal köpek… Bunca zamandan sonra, şimdi mi beni ısırmaya geri dönüyorsun…?” Eddie güldü. Yüzünde kaygısız bir sırıtış donup kalmış halde, can verdi.

Eddie’nin son anlarına tanıklık eden James ayağa kalktı. Ellerine baktı. Kan içindeydiler. Bu eller, günahın o görünmez kanıyla sırılsıklam olmuştu…

“Ben… bir insanı… öldürdüm…” Tüm bedeni titriyordu. Zihni buz kesti.

“Ben öldürdüm…”

Showing 5 of 6
Share.

Leave A Reply

Exit mobile version