Showing 1 of 6

Orjinal İçerik

Silent Hill 2: The Novel, Sadamu Yamashita tarafından yazılan ve Masahiro Ito’nun illustrasyonlarını içeren, Silent Hill 2’nin romanlaştırılmış halidir. Japonca yazılmış olup Lady Ducky nickli Emily Fitch tarafından İngilizce’ye çevrilmiştir. Gameologs.com sitesinde yayınlanmak üzere ise Ertuğrul Mutlu tarafından ilgili düzenlemeler yapılarak İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiştir. Bu içeriği sitelerinizde Gameologs.com’a ve Orijinal içeriğe referans vererek kullanmakta özgürsünüz. 

Ön kapakta Silent Hill 2’nin Japonca versiyonunun kapağı kullanılmıştır.
Arka kapakta ise şu yazmaktadır:

“Çok sevdiği karısından bir mektup aldı. Üç yıl önce ölmüş bir kadından.

“Seni ‘özel yerimizde’ bekliyor olacağım.”

Mary gerçekten Silent Hill’de bekliyor olabilir miydi?

Çok fazla anı barındıran bu kasabada olabilir miydi?

Kızıl bir iblis huzursuzca gölgelerde beliriyordu.

James, Silent Hill’deki gerçeği keşfedebilecek miydi?

Karısı, mezarından bu dünyaya hangi mesajı göndermeye çalışıyordu?”

 

İçindekiler tablosunun karşısındaki sayfada ise şu ithaf yer almaktadır:

“Mary’nin Anısına!”

 

Sadamu Yamashita yazdı.
Emily “Lady Ducky” Fitch tarafından İngilizce’ye çevrildi!
Ertuğrul Mutlu tarafından Türkçe’ye çevrildi!

Bölüm 1

Bazen kendime şu soruyu soruyorum:

“Onun gerçekleri bizim için sadece kendisini sorgulayan bir zihnin ürünlerinden başka bir şey değildi. Fakat onun için başka bir gerçeklik yok. Üstelik orada mutlu. Öyleyse neden, neden diye soruyorum kendime, onu iyileştirmek adına, neden onu acı çekeceğini bile bile kendi gerçekliğimizin dünyasına sürüklemek isteyelim ki?”

-Doktor’un Notu

-Kız-

“Süt gibi beyaz.”

Laura’nın yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi. Küçük dudaklarının arkasından parıl parıl parlayan mine beyazı dişleri görünürken gülmeye başladı. Kasaba, her şeyi beyaza bürüyüp bulanıklaştıran yoğun bir sisle kaplanmıştı; sanki büyülü bir diyardaydılar. Laura bazen, dalgın bir tanrının sabah sütünü dikkatsizce düşürüp her yere döküverdiğini hayal etmekten hoşlanırdı. Bu gizemli atmosfer, dışarılarda bir yerlerde gizlenen perilerin ya da benzeri yaratıkların işareti olabilirdi. Bu düşünce Laura’nın kalbini heyecanla titretti. Genelde yaşına göre olgun bir çocuk olsa da, sekiz yaşındaki küçük kız şakacıktan zıplayıp sekmeye başladı, bu sırada eteği arkasından dalgalanıyordu. Sis, havada yavaşça ve pürüzsüzce süzülüyor, akıp gidiyordu.

“Hadi ama, çabuk ol! Yoksa geride kalacaksın!” diye defalarca bağırdı Laura, rahat tavırlı arkadaşına seslenerek.

O ve yoldaşı, diğer arkadaşlarını bulmak için bir yolculuğa çıktıklarından dolayı buradaydılar… Yalnız, arkadaşı biraz şişman ve kıt akıllıydı. Bazen tek yaptığı somurtup etrafta miskin miskin dolanmaktı ve yüzü hep asık gibi görünürdü. Ama Laura bunu pek de umursamıyordu. Onun için daha önemli olan, o kişiyi yakında yeniden görmekti. Kendisine o mektubu veren kişiyi…

Beckoning’te

Kirli bulutların öbür tarafında kendi görüntüsü vardı. Aynada yansıyan kendi yüzü, bir cesedin yüzü gibi sert ve kaskatıydı. Aslında, sanırım öldüm, diye düşündü James Sunderland. Kalbim zaten ölü gibi. Kayıp duygusuyla dolu değildi, sadece hayatının artık yaşamaya değer olmadığını hissediyordu. Kayıtsızlaşmıştı. İş, boş zaman—hiçbiri artık gerçekten önemli değildi. Kirli küçük odayı saran güçlü amonyak kokusu bile James’in dikkatini çekemiyordu. Sarı, yosun benzeri bir maddeyle kaplı kirli pisuarlar, ayakkabılarının tabanlarına işleyen yapışkan ıslak zemin—hiçbiri bir duygu kıvılcımı uyandırmıyordu. Aksine, onun için uygun tek alternatif gerçek bir zombi olurdu.

“Mary… gerçekten bu kasabada olabilir misin?” diye sordu aynadaki James’e. Olay hakkında şüpheleri vardı. Gerçekten olmuş muydu? Ama…

Ellerini lavabonun kenarlarına dayayarak aynaya baktı. Tavrına rağmen, biraz canlanmış hissediyordu. Başını salladı ve sanki bir yanılsamadan uyanmış gibi saçlarını yüzünden çekti. Bunun gerçekten doğru olduğunu biliyordu çünkü bir mektup gelmişti.

Kasvetli yerden çıkıp bulutlu gökyüzüne adım attı. Umumi tuvalet, onu dışarıda bekleyen aydınlıkla kıyaslanamazdı. Nemli bir rüzgar James’in yanağını okşadı. Otoparkın karşısında, yüzeyinde sis dans eden ve tüm manzarayı kaplayan uçsuz bucaksız Toluca Gölü vardı.

“Huzursuz rüyalarımda, o kasabayı görüyorum:
Silent Hill’i.
Beni oraya bir gün tekrar götüreceğine söz vermiştin.
Ama benim yüzümden, bunu hiç yapamadın.
Şimdiyse orada yalnızım…
Bizim “özel yerimizde…”
Seni bekliyorum…”

Bu mektubu Mary’nin gönderdiğine dair hiç şüphe yoktu; o aşina olduğu el yazısıyla yazılmıştı. Üç yıl önce, onunla birlikte bu küçük kasabada bir tatil geçirmişti ve şimdi James yine buradaydı. Yapayalnız. Arabası, küçük otoparkın bir köşesinde, motoru susmuş halde duruyordu.

Arabası kusursuz çalışıyor olsa bile zaten pek bir işe yaramayacaktı. Asıl sorun otoyoldu. Otoparkın uzak ucunda bulunan ve Silent Hill kasabasına çıkan tünel, inşaat çalışmaları nedeniyle kapatılmıştı. Girişi kapatan ağır ve aşılmaz barikatın etrafından dolanmanın hiçbir yolu yoktu. Başka bir yoldan gitmekten başka çare kalmamıştı.

James, arabasından kasabanın haritasını aldıktan sonra otoparkın kenarındaki merdivenlerden aşağı indi. Attığı her basamakta sis daha da yoğunlaşıyordu. Gölün kıyısına vardığında, tüm görüş alanı tamamen beyaza bürünmüştü. James, gitgide daha da doğal olmayan, boğucu bir hisse kapılmaya başlıyordu. Ancak bu kasvetli atmosfere rağmen zihni tamamen Mary ve mektubun düşünceleriyle doluydu. Uzaklarda bir yerde bir köpek delicesine havlıyordu ama James bunu duymazdan geldi. Ağır, kasvetli bir ruh haline bürünerek, ayaklarını yere vura vura yürümeye devam etti.

Mektupta kesinlikle Mary’nin adı yazılıydı. Ne kadar aptalca, ne kadar imkansız bir düşünceydi. Kaşları çatıldı ve inanamayarak başını iki yana salladı. Bu doğru olamazdı.

Çünkü karısı Mary, üç yıl önce ölmüştü. O hastalık yüzünden… Bu, sanki özellikle kötü niyetli biri tarafından tasarlanmış acımasız bir şaka gibiydi. James’in kalbi hâlâ kırıkken ve o hâlâ yas tutuyorken, onunla alay etmek için yapılan bir şaka. Belki komşularından biriydi? Ya da iş arkadaşlarından biri? Her halükarda, karısını kaybettikten sonra James kendini alkole vermiş ve acısını öfke patlamalarıyla gizlemeye başlamıştı. Bu durum etrafındaki herkesi o kadar etkilemişti ki, iş arkadaşları artık onun bu somurtkan tavırlarına katlanmak istemiyordu. Çok geçmeden adı sorun çıkaran adama çıkmıştı. Bu yüzden, birinin ona karşı neden kin besleyebileceğini kolayca görebiliyordu.

Göl boyunca uzanan patikanın sonu, ağaçlar ve yoğun bir sisle çevriliydi. Sadece birkaç metre ilerledikten sonra bile, yürüyüşe başladığı yukarıdaki seyir terası artık görünmez olmuştu. Vadinin yukarısındaki sis, Toluca Gölü’nün o muhteşem manzarasını da gizliyordu ama bu James’in umurunda bile değildi. Buraya manzara izlemeye gelmemişti. Yürürken gözünün önüne gelen tek şey Mary’nin yüzüydü. James’in mektuba dair şüpheleri hâlâ sürüyor olsa da, sevgili karısının anılarıyla birlikte onu buralara kadar getiren şey yine o mektuptu.

Kafasında bu tarz düşünceler dönerken James’in kendini bir mucize dilerken bulması hiç de şaşırtıcı değildi. Gerçekten üç yıl önce mi ölmüştü? Yoksa ölmüş ve bir şekilde yeniden mi dirilmişti? Belki de cenazeden sonra, görevliler ve yastakiler mezarı kendi haline bırakıp gittikten sonra Mary uyanmış ve çaresizce tabutunun kapağını yumruklamaya başlamıştı? Ama eğer bu doğruysa, onunla iletişime geçmek için neden üç yıl beklemişti? Havasızlıktan dolayı beyninin hasar görmüş ve bunun sonucunda hafıza kaybı yaşamış olma ihtimalini düşündü. Görevliler, öldüğü sanılan birinin hareket ettiğini görünce dehşet içinde kaçmış olmalıydılar. Onu kim olduğuna veya orada ne yaptığına dair hiçbir fikri olmadan, sendeleyerek bir yerlere çekip gitmesi için tek başına bırakmışlardı. Ya da belki de, diye düşündü, kötü niyetli bir mezar kazıcısı tarafından kaçırılmıştı…

James öfkeyle dişlerini gıcırdattı. Patika boyunca serpilmiş ölü yaprakların sesi, üzerlerine dikkatsizce bastıkça daha da yüksek çıkıyordu. Ne kadar çabalarsa çabalasın, hayal gücünün birbiri ardına böylesine tatsız senaryolar kusmaya devam etmesi sinir bozucuydu. Her halükarda, kanıtlayamadığı tek bir şey vardı: En başta Mary’nin gerçekten hayatta olup olmadığı. Yine de James, bu sorunun cevabını bulmaktan korktuğunu fark etti.

Ama eğer bunca zamandır gerçekten hayattaysa ve şimdiye kadar benimle iletişime geçmeye çalışmadıysa, belki de benden kaçmaya çalışıyordu? Ya kaçıp başka bir adamla yaşamaya başladıysa… Bu tarz düşünceler de aklından geçti. Kadınların kalbini anlamak çok zordu. Bir an, içinde yakıcı bir nefret dalgası hissetti ama bu his kısa sürede melankolik ruh halinin içinde boğulup gitti. Her şeyden çok Mary’yi yeniden görmek istiyor ve yine her şeyden çok bu buluşmadan ödü kopuyordu. İçindeki tereddütü geri iten James, bir uyurgezer gibi bir ayağını diğerinin önüne atarak ilerlemeye devam etti.

Birden James durakladı ve nefesini tuttu. Tam önünde, sisin içinde insana benzeyen bir karaltı belirdi.

Silüet bir ihtimal Mary olabilir miydi?

Elbette James’in karısı değildi. Daha yakından baktığında, koyu renk saçlı bir kadının hareketsizce durmuş, düşünceli bir şekilde bir mezar taşına baktığını gördü.

James farkına bile varmadan bir mezarlığa dalmıştı. Onun varlığını sezen kadın, şaşkınlıkla nefesini nefesine katıp hızla arkasını döndü ve onunla yüz yüze geldi. James onu selamladı.

“Afedersiniz, sizi korkutmak istemedim. Silent Hill adında bir kasaba arıyorum. Doğru yoldan gidip gitmediğimi söyleyebilir misiniz?”

“K-kasaba mı? Kasabaya mı gidiyorsunuz?” Kadının yüzündeki şaşkınlık James’i ilk fark ettiği andakinden bile daha büyük bir hal alarak, şüpheyle başını yana eğdi. Hâlâ genç hatlara sahip olmasına rağmen, gözlerinin altında gölgeler gibi asılı duran koyu, ağır halkalar vardı.

“Evet,” diye yanıtladı James.

Kadın bir an tereddüt etti, sonra cevap verdi: “…Evet. Doğru yol burası. Görmek biraz zor, biliyorum… Şey, sisten dolayı ama… Sadece tek bir yol var, o y-yüzden pek kaybolamazsınız.”

“Teşekkürler.”

“Ama…”

“Ne oldu?”

“Daha ileriye… gitmeseniz en iyisi olur.”

“Ha?”

“Şey… Çünkü… O kasaba garip bir yer. Pek iyi açıklayamıyorum ama… Orası tehlikeli.”

“Sırf bu yoğun sis yüzünden mi?”

“Ş-şey… Sadece o yüzden değil. İşte… Öyle.”

Kelimelerinin bu kadar ağır gelmesine sebep olan, kafasından geçen neydi? Kadın daha fazla bir şey söyleyecek gibi görünmüyordu, bu yüzden cevabı ondan almaya çalışmak anlamsızdı. “Anladım. Dikkatli olurum.”

“Hey, bunları uydurmuyorum!” James tam yürüyüp gitmek üzereyken kadın arkasından bağırdı. “Bu kasabaya geldim çünkü annemi bulmam gerek! Onu uzun zamandır görmedim! Ve… ve b-bu kasaba…” Sesi histerik bir hal almıştı.

James, demin neredeyse fısıltıyla konuşan bu kadını böyle çığlık atmaya neyin ittiğinden emin olamadı. Belli ki çözmesi gereken bazı… sorunları vardı. Gerçi, aynı şey James için de söylenebilirdi. Şimdilik bunu kafaya takmamak en iyisiydi. James kadının söylediklerine tamamen inanmıyor değildi ama eğer Mary’yi görmek istiyorsa, tehlikeye rağmen devam etmekten başka çaresi yoktu.

Sorunlu kadını geride bırakan James, mezarlıktan geçip göl kenarındaki ormanın içinden uzanarak kıvrılan patikaya geri döndü. Düşünceleri yeniden Mary’ye kaydı. Mektubunda, “Seni bizim ‘özel yerimizde’ bekliyorum,” diyordu ama bununla neyi kastetmişti? Üç yıl öncesine ait, zihninin derinliklerine gömülmüş o değerli anıların hepsini tek tek yokladı.

En çok öne çıkan iki yer park ve oteldi. İkisinin lüks bir süit ayırtmak için nasıl da dünya kadar para harcadıklarını, oda servisinden nasıl şatafatlı yemekler sipariş ettiklerini hatırladı. Bir gün kasabada gezinirken, tesadüfen göl kenarındaki parkı bulmuşlardı. Çift, bir bankta yan yana oturup parıldayan suların üzerinde bir ileri bir geri süzülen tekneleri izlemişti. Sırf manzaranın ve birbirlerinin samimiyetlerinin tadını çıkararak bütün günü orada geçirmişlerdi. Geriye tek bir soru kalıyordu: Mary onu parkta mı bekliyordu, yoksa otelde mi?

Çok geçmeden, ayaklarının altında ezilen kuru yaprakların sesi kesildi ve topraktan oluşmuş orman yolu yerini eski bir asfalt yola bıraktı. Yol, eğer kapatılmamış olsaydı yolculuğunu çok daha hızlı ve kolay hale getirecek olan, otoyolun altından geçen bir tünele çıkıyordu. James, cadde kıvrılıp bir nehir boyunca uzanırken dikkatle ilerlemeye devam etti ve sonunda kasabanın ana caddesine ulaştı. James haritasını çıkarıp inceledi. Kasabanın doğu sınırında yer alan Sanders Caddesi boyunca ilerliyor gibi görünüyordu. Buradan batıya doğru devam ederse, kasaba merkezine ulaşabilirdi.

Boş caddede ilerlerken James’in ayak sesleri tekinsiz bir şekilde yankılanıyordu. Aslına bakılırsa… duyduğu tek ses kendi ayak sesleriydi. Canlı ve hareketli bir kasabaya ait o normal gürültülerin hiçbiri ortalıkta yok gibiydi. Elbette burası oldukça küçük bir kasabaydı ama bu denli çıt çıkmayan bir sessizlik hiç de doğal gelmiyordu. Üstelik etraf bu kadar yoğun bir sisle kaplıyken, içinden arabayla geçmeye çalışsanız bir şey görebilmek için epey zorlanırdınız. Okulların ve iş yerlerinin tatil edilmesi, herkesin havanın düzelmesini beklemek üzere evlerine kapanması mantıklı bir açıklamaydı. Durum böyle olunca, bir taksiye denk gelme ihtimali oldukça düşük görünüyordu. James içini çekti. İyi yanından bakacak olursa, yürümek zorunda kalsa bile park sadece yarım saatlik bir mesafedeydi. Yine de Mary için endişelenmeden edemiyor ve tüm bu yolculuğun boşa gitmemesi için onun her nerede bekliyorsa hâlâ orada olmasını umuyordu.

James, Lindsey Caddesi’ndeki kavşağa yaklaştığında, gözüne son derece rahatsız edici bir şey ilişti.

Devasa bir fırçayla boyanmış gibi, yolun yüzeyi boyunca uzanan büyük bir kan lekesi vardı. James şok içinde geriledi. Ölümle bu kadar yakından ilişkili bir şey görmek, içindeki duygusal yaraları deşmişti. Gözleri o kırmızı lekeye kilitlenmiş halde, bir an için şaşkınlıkla kalakaldı. Görünüşe bakılırsa kan hâlâ tazeydi. Sisin örtüsü altında korkunç bir suç işlendiği gün gibi ortadaydı ama nereye bakarsa baksın… bir kurbana dair hiçbir iz göremiyordu. Birinin hastaneye kaldırılmış gibi bir hali yok… Eğer öyle olsaydı, polis bu bölgeyi çoktan kordona alırdı…

Düşünceleri, kaldırıma çarpan çıplak ayakların çıkardığı sese benzer bir ayak sesiyle bölündü. Önüne doğru bakan James, sisin derinliklerinde sendeleyerek uzaklaşan, bulanık bir insan silüeti fark etti.

“Hey!”

James karaltının peşinden koşmaya başladı. Karısını kaybettiğinden beri dış dünyaya karşı hep kayıtsız kalmıştı; her ne kadar arkasını dönüp gitmek ve o kan lekeli kaldırımı hiç görmemiş gibi davranmak istese de… bu, öylece görmezden gelebileceği bir şey değildi. Geride bıraktığı kan miktarı düşünüldüğünde, muhtemelen ölmek üzere olan birini kaderine terk etmeye vicdanı elvermezdi. Bu adam muhtemelen bir kavgaya karışmış, şu anda da yarı baygın ve ağır yaralı halde kasabada dolanan serserinin biriydi. Üstelik anlaşılan ayakkabıları da yoktu…

James ne kadar bağırıp çağırsa da kaçan silüet durmuyordu. Belki de James’i kendilerine saldıran kişiyle karıştırmıştı? Sendeleyerek yürümesine rağmen çok hızlı hareket ediyordu ve attıkları her adımda aralarındaki mesafe daha da açılıyordu. Silüet kaçarken, arkasında Lindsey Caddesi’nin kuzey ucuna kadar uzanan ve ardından keskin bir şekilde sağa sapan damla damla bir kan izi bırakıyordu. İz daha sonra, kasabanın dışına çıkan ana yol olan Nathan Bulvarı’na doğru, kuzeydoğu yönünde devam etti. James kendisini, tıpkı bir şantiye alanı gibi iki tarafı birbirine dolanmış dikenli tellerle çevrili, asfaltlanmamış bir yolda buldu; yol, daha önce önünden geçtiği tünele benzeyen, yarım kalmış bir tünele çıkıyordu. Doğal olarak ortalıkta tek bir işçi bile yoktu. Peşinden koştuğu silüet de ortalardan kaybolmuştu.

Aniden, tünel girişinden büyük bir gürültü yankılandı. Buranın girilmez bir yer olduğu açıkça belli olsa da yolu kapatan tek şey, tünel girişine çakılarak derme çatma bir barikat oluşturmuş, arasından kolayca süzülebileceği birkaç parça atık ahşaptı. Yerde cep boyu küçük bir radyo duruyordu. Muhtemelen inşaat işçilerinden birine aitti, böylece çalışırken müzik dinleyebiliyordu; ama bunu neden arkasında bırakmıştı ki…?

James radyonun açma düğmesini çevirdi. Radyo, sadece kulaklarını tırmalamakla kalmayıp aynı zamanda tuhaf bir şekilde sinirine dokunan, sağır edici bir gürültü patlaması koyuverdi. O anda, mantıksız ama karşı konulamaz bir düşünce zihninde yankılandı: Ses ayarına hiç dokunmadım… ama parazit giderek daha da yükseliyor…

Molozların ve kalıntıların üzerinde yürüyen ayakların sesi istikrarlı bir şekilde yaklaşıyordu. Tünelin derinliklerinden sendeleyen bir karaltı çıkageldi. Kendisini buraya getiren şeyin kesinlikle bu mahlukat olduğu netleştikçe James endişelenmeye başladı… Fakat bu “şey” her neyse, kesinlikle insani bir yanı yoktu. Yaratığın kolları, lekeli ve çürüyen bir etle gövdesine yapışmış gibi görünüyordu; gözleri, burnu, ağzı ya da onu bir insan olarak tanımlayabilecek hiçbir uzvu yoktu. Üst gövdesi tuhaf bir dansla sarsılıp kıvranırken, kendisi de sarhoş gibi öne doğru yalpalamaktaydı. Yaralı gibi de görünmüyordu; öyleyse arkasında nasıl taze bir kan izi bırakabilmişti? Sisin içinde kıvranan bu canavarın kurban olmadığı, bilakis saldırganın kendisi olduğu gün gibi ortadaydı.

Tüm vücudu titreyen James, yavaşça gerilemeye başladı. Dehşete düşmüş olsa da asıl endişesi, o şeyin kendisine yaklaşmasına izin vermekti. Kaçmak istiyordu. Arkasını dönüp gitmek istiyordu. Arkasını dönmek, barikatın arasından tekrar tırmanıp kaçmak çok kolay olurdu… ama bunu yapmadı. Aksine döndü, barikattan eski bir tahta parçası kopardı ve büyük bir hırs ve öfkeyle onu bir silah gibi kullanmaya hazırlandı. Neden böyle cahilce ve aptalca bir şey yapmayı seçtiğini kendisi bile bilmiyordu. Sadece o çarpık yaratığın daha fazla var olmasına tahammül edememişti. Tehlikeli bir canavarı ortalıkta dolanıp daha fazla zarar vermesi için öylece bırakamazdı. Ancak, bu şeyden nefret etmesinin asıl sebebinin herhangi bir adalet duygusuyla alakası yoktu. Bu tamamen saf bir tiksintiydi.

James, tüm gücünü toplayarak elindeki kalası kıvranan canavarın kafasına doğru savurdu. Yaratık geriledi ve bir ağzı olmamasına rağmen kulakları tırmalayan bir çığlık koyuverdi. James, o şeye kaç kez vurduğunun sayısını unutana, kolları sızlayıp yorulana kadar kalası tekrar tekrar savurdu. Ağır yaralanan canavar, kollarının olması gereken yerlerin üzerine, yerdeki molozların arasına kapaklandı. Yediği darbelere rağmen yerde hâlâ titriyor ve kıvranıyordu. Sonunda tamamen hareketsiz kaldı.

“Öldü mü bu…?”

James her ihtimale karşı, elindeki tahta kalasla yaratığı hafifçe dürttü. Hiçbir hareket belirtisi yoktu. Şimdi yerde, kendi kan gölünün içinde böyle boylu boyunca uzanmış haliyle, bir insandan ziyade sümüksü bir sülüğü andırıyordu. Hatları olmayan yüzü feci şekilde parçalanmıştı ve etrafa omurilik sıvısı sızıyordu. Hiç şüphe yoktu ki, bu korkunç yaratık sonunda ölmüştü.

“Ne cehennemdi o şey?”

Ona ne yönden bakarsa baksın, bu canavarın varlığını mantığa bürümek için ne kadar çabalarsa çabalasın, hiçbir şey bir anlam ifade etmiyordu. Bir laboratuvardan kaçmış, genetiğiyle oynanmış ve çıldırmış bir denek falan olabilir miydi…? Kafasında buna benzer ihtimallerle oynadı. Bunlara inanmak için elinden gelen her şeyi yaptı. James bu beyhude tahminleri kafasından silkeledi ve kanla kaplanmış kalası bir kenara fırlattı. Tam barikatın arasından geri süzülüp tünelden ayrılmak üzereydi ki radyo yeniden dikkatini çekti. Ona şüpheyle yaklaştı. Yaratık görüş alanına girdiğinde radyo sağır edici bir gürültü patlatıyordu, ancak o şey öldüğünde tamamen sessizliğe gömülmüştü.

Aniden, radyo tekrar cızırdamaya başladı. James, başka bir canavarın varlığını haber verdiğinden endişelenerek etrafına bakındı. Fakat ses… bir şekilde farklı geliyordu. Dikkatle dinlediğinde, zar zor da olsa bir kadın sesi seçebiliyordu. James’in nefesi kesildi. Mary! Bu Mary’nin sesiydi! Arkasını dönüp radyoyu kaptı ve daha da pürüzsüz dinleyebilmek için kulağına yaklaştırdı. Mary’nin sesi, parazit patlamalarının arasından ona sesleniyordu.

“b………………………Ben………..…Gel……………b……gö………rü………şürüz…….………………………..kliyo f…………….. Wo……………neden… .en ..b…………öldür……dün……Jam……………”

James daha fazlasını duyabilmek için can atarak radyonun hoparlörünü kulağına bastırdı. Ancak karısının sesi sönüp gitti ve duyabildiği tek şey yine çıtırtılı bir parazit oldu. Radyoya vurdu, bütün düğmelerini çevirdi ama ne yaparsa yapsın, o ses bir daha tek bir kelime bile etmedi. Sonunda pes ederek, her ihtimale karşı açık bıraktığı radyoyu ceketinin cebine koydu. Belki de Mary kasabanın radyo kulesine ulaşmayı başarmıştı ve ona bir mesaj göndermeye çalışıyordu? Belki de mektubunun asıl amacı, bu sinyali yakalayabilmesi için onu kasabaya yeterince yaklaştırmaktı. Ama eğer bu doğruysa, o zaman buraya gelirken neden araba radyosundan bu sinyali alamamıştı? Ve nasıl oluyordu da bu sinyali yakalayan tek şey bu uyduruk, bozuk radyo oluyordu?

James, kasabaya geri dönene kadar adımlarını takip etti ve ardından Woodside Apartmanı binasına doğru yöneldi. Mary onunla radyo aracılığıyla konuştuğunda, binanın adını zar zor da olsa seçebildiğini düşünmüştü. Ancak küçük bir sorun vardı: Apartman binasının nerede olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Silent Hill haritasını kontrol etmişti ama bina hiçbir yerde işaretlenmemişti. Şansı yaver giderse, yakında kasaba sakinlerinden birine rastlar ve yol tarifi isteyebilirdi.

James, Lindsey Caddesi boyunca kuzeye doğru yürümeye başladı, ardından Nathan Bulvarı’ndan batıya saptı. Nathan Bulvarı’nın hemen kuzeyinde, onların “özel yerlerinden” biri olan Rosewater Parkı bulunuyordu. Apartman binasının izini sürme konusunda şansı yaver gitmediği için, şimdilik parka doğru ilerleyecekti. Aniden James, önündeki bir ara sokaktan iki kişinin çıktığını fark etti. Harika. Belki de şimdi bir yol tarifi alabilirdi.

“Hey, oradakiler!” dikkatlerini çekmek için bağırdı ve onlara yetişmek için oraya doğru koştu.

Ancak, ceketinin cebinden gelen tanıdık bir sesle olduğu yerde kalakaldı. Radyo cızırdayarak yeniden canlanmış ve yine parazit yaymaya başlamıştı. Maalesef çıkardığı ses yaratıkların dikkatini çekmişti ve bulanık silüetler ona doğru döndü. Sisin içinden yaklaşırken, bir şeylerin feci şekilde yanlış olduğu gitgide daha da netleşiyordu. Yürürken, son derece doğal olmayan bir şekilde bükülüyor ve kıvranıyorlardı. Bunlar canavardı. Az önce öldürdüğü şeyin tıpatıp aynısıydılar. Bu genetiği bozulmuş yaratıklardan koca bir grup, yakındaki bir laboratuvardan mı kaçmışlardı?

Şimdi bile, o şeylerin acı içinde debelenişini izlemek aynı nefret ve tiksinti duygularını geri getiriyordu. Onları yok etmek, tıpkı diğeri gibi kafalarını patlatmak istiyordu; bu berbat canavarların varlığına son verecek her şeye hazırdı. James aniden silahı olan tahta kalası arkasında bıraktığını fark etti. Bir an için sadece yumruklarını kullanmayı düşündü ama onların o iğrenç etine gerçekten dokunma fikri bile tüylerini ürpertti. Daha da önemlisi, ikiye tek olmaktan kaynaklanan bir dezavantajı vardı. Belki de bu sefer gereksiz bir çatışmadan kaçınmak en iyisiydi.

Kararını veren James, yaratıklar sendeleyerek daha fazla yaklaşamadan arkasını döndü ve güneye doğru koştu. Kasaba merkezinin tam ortasından doğu-batı yönünde uzanan Katz Caddesi’ne kadar koştu, ardından sapıp Neely Caddesi’ne girdi. Sıçrayışa benzer sarsıntılı hareketleri canavarları yavaşlatıyor gibiydi; James her saptığı köşede onları biraz daha geride bıraktı ve sonunda yaratıklar sisin içinde kaybolup gittiler. James koşarken, peşindeki canavarlardan uzaklaştıkça radyo parazitinin de azaldığını fark etti. Yoksa radyo… bu yaratıkların varlığına mı tepki veriyordu? Bozuk bir radyo nasıl olur da böyle bir şey yapabilirdi? Sebebi ne olursa olsun, eğer kendisini korumasına yardımcı olacaksa, onu yanında bulundurmaya kesinlikle değerdi.

Ancak, canavarlar geride kalmış ve görünürde olmasalar bile radyo hâlâ tamamen sessizliğe bürünmüş değildi. Martin Caddesi ile Katz Caddesi’nin kesiştiği kavşaktan dümdüz koşarak geçti ve hemen ardından Neely Caddesi’ndeki dörtyol ağzını geride bıraktı. Sadece ileriye doğru koşmaya devam etmeliydi. Şimdi gözünü Munson Caddesi’ne dikmişti, çünkü Neely Caddesi’ni geçerken yolun ortasından ona doğru gelen bir başka yaratık daha gözüne ilişmişti.

“Lanet olsun, neler oluyor!?” James inanamayarak bağırdı. Bu şeyler resmen her yerde başıboş dolanıyorlardı. Kasabayı falan mı ele geçirmişlerdi? Şimdi Katz Caddesi de o kolsuz yaratıklar tarafından işgal edilmiş gibi görünüyordu ve James’in gidecek hiçbir yeri kalmamıştı. James dehşetten felç olmuş halde kalakaldı ve sisin içinde dans eden o çarpık gölgelere bakakalmaktan başka bir şey yapamadı. Tekrar koşmayı denese bile Nathan Bulvarı’na geri dönmesinin hiçbir yolu yoktu. Bu çaresizlik anında, mezarlıktaki kadının ona yaptığı uyarıyı hatırladı. O sırada bunu kesinlikle pek ciddiye almamıştı ama şimdi…

Onu dinlemeliydi. Fırsatı varken arkasını dönüp kaçmalıydı. İlk canavarla karşılaştıktan sonra bile bu delirmis kasabayı terk etmeliydi. Ama yapamazdı. Mary’yi çaresizce arayışı… Bunu öylece bırakamazdı. Onu bir kez olsun yeniden görme düşüncesi bile, işler gitgide daha tehlikeli bir hal alırken bile şu an devam etmesini sağlamaya yetiyordu. Ne olursa olsun hayatta kalmak zorunda olmasının yegane sebebi oydu. Bu, hayatını riske atmak anlamına gelse bile. Burada öylece dikilip ölemezdi.

“Peki, öyle olsun o zaman!”

James, canavarların arasında bir boşluk bulabilmek ya da birini kenara itip üzerlerine doğru gelen bu güruhu yarıp geçebilmek için dua ederek öne doğru atıldı. O çarpık bedenlerden ilkine yaklaştığı an, sis gözlerinin önünde renk değiştirir gibi oldu; ağzı ve burnu keskin, çürük bir kokuyla yanmaya başladı. Bir anlık odaklanma kaybıyla canavarlardan birine çarpmasıyla, diğer yöne doğru savrulup kaldırıma sertçe kapaklanması bir oldu. Aniden şiddetli bir öksürük krizine yakalandı, ağzı sanki anestezi iğnesi vurulmuş gibi uyuşmuştu. Bu zehirdi. Şimdi bu iğrenç yaratıklar havaya zehir püskürtüyordu. Ağızları yokken nasıl zehir tükürebiliyorlardı ki? Bir başka canavar ona doğru sendelerken başını kaldırdı ve yaratığın gövdesinin, boynundan beline kadar uzanan devasa, dikey bir yarıkla ikiye ayrıldığını gördü; koyu renkli, ıslak iç organları tamamen ortadaydı.

Yaratık, o tuhaf ikinci ağzından nefes alıyormuşçasına arkaya doğru büküldü. James, onun o berbat asidik zehirden daha fazla püskürtmeye hazırlandığını hissetti ama bunu öğrenmek için orada beklemeye hiç niyeti yoktu. Bacağını bir balta gibi savurarak canavarın bacaklarına gücünün yettiğince tekme attı; onlardan birinin dengesini bozup kaldırımda debelenmesine sebep oldu. Kolları olmadığı için yaratık yeniden ayağa kalkmaya çalışırken çaresizce çırpınıyordu. Hızla ayağa kalkan James, canavarın dikkati dağılmışken onu tekmelemeye başladı.

“Öl ulan artık!”

Ağır botları yaratığın yumuşak derisini kolayca parçalıyor, botların üzeri yapış yapış, kırmızı bir vücut sıvısıyla kaplanıyordu. Canavar her darbede çığlık atıyor ve kasılıyordu. Kendi etrafında bükülerek bacaklarını şiddetle savurmaya başladı ve bu sayede yerde sürünerek ilerledi. James ilk başta onun kaçmaya çalıştığını düşündü ama yaratık ani bir hareketle keskin bir dönüş yapıp doğrudan üzerine atıldı. Karşı atağa geçmeye çalışıyordu.

James kendini oldukça kötü hissetmeye başlamıştı. Tüm vücudu titriyor ve muhtemelen zehrin etkisiyle başı dönüyordu. Bu kötüydü. Eğer yakında buradan uzaklaşamazsa… daha ne kadar dayanabileceğinden emin değildi. Titreyen adımlarla bir adım geri attı ve sırtı tel bir çite çarparak çitin tıngırdamasına neden oldu. Dur bir dakika… bu bir kapı olabilir miydi? James arkasını döndü ve gerçekten de orada bir kapı olduğunu gördü. Kapıyı iterek açtı, aceleyle diğer tarafa geçti, ardından kapıyı hızla kapatıp kilitledi; böylece kendisiyle kıvranan canavarın arasına tel örgüden bir duvar çekmiş oldu.

Arkasında, eski tahtaları ve dökülen boyasıyla yaşını ele veren, üç katlı ahşap bir apartman binası duruyordu. Girişin hemen yanında, en az bina kadar eski bir tabela bulunuyordu ve üzerinde şunlar yazılıydı:

“Woodside Apartmanları”

Showing 1 of 6
Share.

Leave A Reply

Exit mobile version